RÂMÛZÜL-EHÀDÎS DERSİ

3 Ağustos 1975 - İskenderpaşa

Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hazretleri

Hazırlayan: Dr. Metin ERKAYA

---------------------------------

ŞİRK'TEN UZAK DURUN!

Eûzü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm...

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn...Vel-àkıbetü lil-müttakîn...Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

İ'lemû eyyühel-ihvân... İnne efdalel-kitâbi kitâbullàh... Ve enne efdalel-hedyi hedyü muhammedin sallallàhu aleyhi ve sellem... Ve şerrel-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid'ah... Ve külle bid'atin dalâleh... Ve külle dalâletin fin-nâr... Ve bis-senedil-muttasıli ilen-nebiyyi sallallàhu aleyhi ve selleme ennehû kàl:

a. Hacda Günahlar Affolur

RE. 6/1 (İttekul-amel, fekad gufira leküm mâ medà)

Beraber bir salât ü selâm okuyalım:

Allàhümme sallî alâââ... Seyyidinâââ... Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ... Âlihîîî, ve sahbihîîî, ve sellim... (3 defa)

Bu farz olan hac... İnsan bulûğundan sonra oraya gidebilecek bir servete sahip olduktan sonra üzerine farziyet tahakkuk eder. Farz tahakkuk ettikten sonra, ulemâdan bir kısmı, "Artık ne zaman isterse gidebilir." demişlerse de, farz tahakkuk ettiği vakitte gitmesi efdal.

Zîrâ, farz tahakkuk ettikten sonra gitmez de; meselâ 25 yaşındayken farz tahakkuk etmiş, bu efendi 40 yaşındayken, 45 yaşındayken, "Artık gideyim!" dedi. "Gideyim!" dedi ama, ömrü de vefâ etmedi. Kaldı, haccı yapamadı. Çünkü bir çok esbab var. Hepiniz biliyorsunuz, gözümüzün önünde vakalar... Yollar kapanır, şu olur, bu olur, gidemez insan. Gidemeyince mes'ûliyetin altında kalır. Fırsat eldeyken gitmekten evlâsı yoktur.

Yaşının gençliğini bahane edip, "Şimdi gencim de, dur bakalım, günahlar işlerim sonra belki..." filân diyerekten, böyle hayallere kapılmak da doğru değil. Hem günah işleme, hem farzını git vaktiyle yap!

Bu hac yapıldıktan sonra, insan anadan doğma gibi olur. Yâni anadan doğan bir insanda günah bulunur mu? Nasıl bulunmazsa, haccını îfâ eden insan da hacdan sonra üzerinde günah kalmaz. Hepsi mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olur. Çünkü kolay bir şey değil. Burdan şimdi meselâ bugün [1975] onbeşbin, yirmibin lira para harcayacaksın, az bir şey mi?.. Sonra yollarda da bir çok meşakkatler mezâlimler var. Sonra orda da ayrıca meşakkatler var. E bu meşakkatleri niçin yapıyoruz?.. Allah'ımızın emridir diye yapıyoruz. Binâen aleyh, bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'ın hoşuna gidiyor, bizi affediyor artık, anadan doğma oluyoruz.

Binâen aleyh Efendimiz SAS buyurmuş:

(İttekul-amel fekad gufira leküm mâ medà) "Şimdiye kadar neler yaptınız, bitti, (gufira leküm) onların hepsi mağfiret olundu." Bir rivayette, bazı hukk-u ibâd [kul hakları] kalır demişlerse de, Müzdelife'de onun da affolunduğuna dair rivayetler var.

Allah cümlemize, tekrar tekrar gitmeler nasib etsin... Çünkü bir kere gitmek farz oluyor; o farzı yaptık. E ondan sonra, ertesi seneye kadar hiç günah işlemeden durabilen olur mu? Mutlaka gene çeşit çeşit günahlar işlenir. Bu çeşitli günahları da yine döktürmek için, senede bir ay nasıl olsa istirahati var insanların; Avrupa'yı gezeceğine, bir ayı boşuna geçireceğine, gider orda Allah-u Teàlâ'nın emrini yapar. Gene varsa günahları, o da gider. Onun üzerine de bir çok sevap alır, gelir. O sevaplar da cennetteki terfi-i derecâtına sebep olur.

Cennete girmek kolay da, cennetteki makamları kazanmak yapılan ibadetlere bağlı... İbadeti ne kadar çoksa insanın, terfi-i derecâtı o kadar çok olacak. En büyük dereceyi de hafızlar kazanacak. Yalnız hafız demek, o zamana göre kurra dedikleri kimseler. Biz bugün onlara hafız diyoruz ama, asıl kurra denilen insanların, yâni hem alim hem hafız olan insanların adıymış vaktiyle. Bugün değişmiş başka.

Onun için, hem hafız olur, hem alim olur, hem de âmil olursa ibadetleriyle, onun derecesine kadar yüksek dereceye kimse erişemeyecek. Evvelâ peygamberlerin, arkasından da onların dereceleri yüksek olacak.

Gece namazları, nafile namazlar, sâir hayrât u hasenât da hep derecelerin artmasına vesile...

b. Kadınların Camiye Gelmesi

RE. 6/2 (İ'zenû lin-nisâi bil-leyl ilel-mesâcid) Ahmed ibn-i Hanbel'in, Müslim'in, Tirmizî'nin, Dâvud'un, İbn-i Hibbân'ın Hazret-i İbn-i Ömer'den rivayeti.

Şimdi bakınız, "Hadislerle amel sahih değildir." derler ya, şimdi bunu Türkçe'ye çevirsek, bundan herkes istifade eder. Kadınlar derler ki:

"--Biz de camiye gideceğiz, peygamberin hadisi var!" derler.

Yok diyemezsin. Hac hususunda da var. Onun için kadınlar diyor ki:

"--Bak hac cihadmış, kadınların da cihadıymış, biz de gideriz. Peygamber öyle buyurdu." diyorlar.

Ama erkeksiz gidemez hadisi var burda. Onu bilmiyor, işine geldiği gibi anlıyor.

Burda da. (İ'zenû lin-nisâi bil-leyl) "Gece namazlarında müsade edin de, izin verin de kadınlar da camilere gelsinler!" buyruluyor.

Bu vakt-i evveldeydi, ilk gündeydi. Sonra "Namazlarınızı evlerinizde kılın!" dedi. "Benim arkamda kılmaktansa..." Bak Peygamberin devri efendi! Bugün değil, Peygamberin devrinde... Peygamber SAS diyor ki:

"Benim arkamda namaz kılmanızdan, sizin mahalle caminizde kılmanız; hatta mahalle caminizde kılmanızdan, evlerinizin en derin odalarında kılmanız daha efdal! Benim camime gelinceye kadar çok mesafe katedeceksin, o geliş-gidişte birçok günahlara girersin. Onun için bu caiz değil. Mahalle camiinde kıl!

Mahalle camiinde kılmaktansa evinde kılmak daha efdal. Hatta evinin meselâ çeşitli odaları olur ya; iç oda, dış oda... İç odaları daha âlâ. Dış odadan, pencerelerden belki görünür. Bu namazı sen görünmeyecek bir yerde kıl!

Kadınlarımız şimdi bugün erkeklerle beraber vaaz dinliyorlar; kat'iyyen caiz değil. Bunların efendileri varsa, vebal efendilerine de ait.

Camilerde mevlid okunuyor, erkeklerle beraber gelip dinliyorlar. Camide mevlid okutmak da caiz değil, dinlemek de caiz değil!.. Cami Allah'a ibadet yeridir, Mevlid yeri değil. Mevlid'i herkes evinde okutur, başka yerde okutur. Nasıl hanımlar salon tutuyorlar da, dünyanın parasını veriyor da, düğün masrafı yapıyor. Sen de tut bir salon, davet et edeceklerini, orda okusun hafız...

--Camide olsa?..

Camide yalnız ibadet olur.

--E Mevlid fena mı?..

Mevlid de iyi ama, Mevlid insan kelâmı... Süleyman Çelebi yazmış onu, insan kelâmıdır, şiirdir, manzumedir. Camide okunmasına ulemâ izin vermemiş. Ama bugün adet olmuş başka...

Camilerde konuşmak da caiz değil. Sen ile ben, "Nasılsın, iyi misin?" desek; o da caiz değil. Sen beni sokakta sor, caminin içinde ne soruyorsun?.. Burası ibadethâne... Yâni Allah evi diyoruz ya, Allah evi olunca... Reis-i cumhurun evine gitsek, orda böyle laklak yapar mıyız ya? Orda yapamadığımız laklakıyyatı Allah'ın evinde nasıl yapıyoruz?.. Gayri alışmışız da, bize piknik gibi geliyor. Camiye mi geliyor, umûmî bir yere mi geliyor, farkında değil. Allah kusurlarımızı affetsin...

Onun için, camiye girerken evvelâ sağ ayağıyla girerken, (Neveytül-i'tikâf) "İ'tikâfa niyet ettim." de! Ondan sonra konuşmasına cevaz verilmiş ise de, bu da bir hile yoludur yâni. Bunu demekle artık ben konuşabilirim, dememeli. Onu yap, ama yine konuşmayı bırak!..

Allah kusurlarımızı affetsin...

c. Şirkten Sakının!

RE. 6/3 (Übâyiuküm) Übâya, bey' demek, yâni el ele tutuşup birbirine söz vermek demek.

-- Seninle ben kardeş olalım!

-- Olalım!

-- Söz veriyor musun?

-- Veriyorum.

Mübâyaa...

--Şu evi satıyorum.

--Ben de veriyorum.

Mübâyaa, alış-veriş, akd...

(Übâyiuküm alâ en lâ tüşrikû billâhi şey'â) Cenâb-ı Peygamber diyor ki: "Ben sizinle akdedeyim, söz vereyim, siz de söz verin! Ama neye?.. Allah'a şirk koymamak üzere söz veriniz, ben de sizin cennete girmenize söz vereyim!"

Şirk günahların en büyüğüdür. Riyâkârâne hareketler de şirkten ibarettir. Gösteriş ile yapılan amellerin hepsi riyâya dahil. Ameller sırf Allah için yapılır. Allah'tan gayrı, meselâ şimdi Mevlid'de o hafızların okuyuşlarını, seslerini beğendirmek için yaptıklarını bir düşünün... Zaten cami ufacık, bir de sesini salıverince, cami gümbür gümbür öter. Ona cevaz da yok... Haddini tecavüz etme! Öbürü kendimi beğendireceğim diye söylerken, bir sürü günaha girer.

(Übâyiuküm alâ en lâ tüşrikû) "Şirk yapmamak üzere bana söz verin!" Çünkü Cenâb-ı Hak Celle ve Âlâ:

(İnnallàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî) "Allah şirk edenleri kat'iyyen mağfiret etmez. (Ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ') Ondan maadâlarını [başkalarını] isterse affeder." Şirki affetmiyor.

Şirkin başlangıcı, gâvurun putunun karşısında putu Allah'a eş olarak; "Karısı vardır, kızı vardır, oğlu vardır, İsâ..." der, şu der, bu der. Bunların hepsi şirke müteallik. Sonra düşe düşe riyâya kadar gelir. Gösteriş olarak yapılan amellerin hepsi, şirkin içerisine dahildir. Allah cümlemizi korusun onlardan...

Bunun başı da gâvurluğa dayanır, gâvurluk demektir. Binâen aleyh, estaìzü billâh:

(İnnellezîne keferû) "Şunlar ki kâfir oldular, gâvur oldular, şirk koştular, Allah'ı tanımadılar, peygamberi tanımadılar, kitabı tanımadılar, küfür üzerindedirler. (Ve mâtû ve hüm küffârun) Gâvur olaraktan da öldüler. Gâvurluk haliyle. tövbe etip İslâmiyete giremeden öldü. (Ülâike aleyhim) Onların, bu gâvur olarak ölenlerin üzerine olsun, (lâ'netullàh) Allah'ın lâneti..."

Ne demek bu?.. Bizim pâye verip de başımızda taşımak istediğimiz, o gâvurcukların hâline bak sen şimdi: (Ülâike aleyhim lâ'netullàhi vel-melâiketi) Allah'ın lâneti, meleklerin de lâneti, (ven-nâsi ecmaîn) bütün insanların da lâneti o gâvurların, gâvur olarak ölenlerin üzerine olsun..."

Nasıl şimdi bu gâvurlarla sen dost olursun?.. Nasıl dost ittihaz edersin bu gâvurları?.. Bugün bu gâvurlar ki, memleketimizde yaşıyorlar; onları yaşatan biziz... Biz onlarla ünsiyet etmesek, alış-veriş etmesek, onlar kaçarlar bu memleketten... Geçinemezler. Onları geçindirip zengin eden biziz. Bizim sayemizde zengin oluyor, yaşıyor, parasını da gönderiyor oraya; bize kurşun atsın diyerekten... Bu kadar da şuursuzluk bilmem olur mu?..

--Ama ucuz veriyormuş...

Versin varsın... Git pahalıdan al sen!.. Ne işin var senin orda?.. Onun için gâvurla ülfet, ünsiyet kat'iyyen caiz değil.

Dün canım sıkıldı biraz. Gelmişler Almanya'dan misafirler:

"--Seni ziyaret etmek istiyoruz!" dediler.

Ben de yatıp dinleniyordum bir parça. Dedim:

"--Yâ Mekke'den mi geldi bunlar?.."

Mekke'den gelse gideriz, "Hoş geldiniz!" deriz. Gâvur memleketinden gelmiş. Buraya gelirken de, gâvurun bütün pisliklerini yüklenerekten geliyor. Gâvurdan topladığı pisliklerle beraber geliyor. Ne kadar zayıf insanlarız ki, onlara bügün hizmetkâr olacak dereceye kadar tezellül edip düşmüşüz! Bir gâvura hizmetkâr olmak ölümden daha beter. Soğan ekmek ye, tuz ekmek ye, kuru ekmek ye; gâvura köle olma ya!..

Bizim ecdadımız, gâvura köle olmamak için nasıl döğüştüler vaktiyle! Şu Çanakkale daha dünkü... Hepinimiz bilirsiniz az çok, babalarınızdan, dedelerinizden duymuşsunuzdur. İkiyüzellibin tane babayiğit yedi orası... Buraya gâvuru sokmayalım diyerekten. Sen o gâvurun ayağına git, ona köle ol... Ne?.. Çok para veriyormuş... Parası da başında patlasın, kendisi de başında patlasın!..

Allah kusurlarımızı affetsin...

Onun için, (Übâyiuküm alâ en lâ tüşrikû) "Hiç bir şeyle Allah'a şirk koşmamanız şartıyla sizle sözleşelim, mubâyaa edelim!" diyor.

Önceki derslerde de söylemiştim ama, bir kere daha söyleyeyim. Şirkin çok çeşitleri var. Allah'ın işine karışmak da şirktir. Abdulkàdir-i Geylânî zamanında, adamın birisi gelmiş ziyaretine. Yağmur da başlamış yağmaya, çöllere yağmur yağıyor. Demiş ki içinden:

"--Yâ Rabbi bu çöllerin suya ne ihtiyacı var? Çöl burası, ot yok, bir şey yok... Bu yağmurları bizim memlekete verseydin de, o arazilerimiz sulansaydı, mahsullerimiz daha güzel olurdu; şöyle olurdu, böyle olurdu..." diye içinden geçirmiş. Abdulkadir Hazretleri'nin yanına ziyarete giderken.

İçleri veliler okur, velilerin içleri okuması... Aziz kardaş, Allah bize biri ruh vermiş. O ruh her şeyi bilen bir mahlûk. Ruha kapalı bir şey yok, ruha gizli bir şey yok. Her şeyi bilen bir varlık bu. Onu da Allah bize vermiş, hepimizde var o ruh...

Meselâ Adem AS'ı yarattı, Adem AS topraktan halkoldu, çıktı meydana. Melekler demişler ki:

"--Yâ Rabbi, niye yarattın bunu? Biz varız ya! Küfür etmiyoruz, günah da etmiyoruz. Her dediğini de yapıyoruz. Bu Adem neler yapacak? Çok kabahatler, günahlar yapacak. Neden yarattın bunu?.."

Cenâb-ı Hak.... imtihan yapalım sizi. Meleklere sordu evvelâ:

--Bu ne?..

Meleğin görmediği, bilmediği bir şey.

--Bilmem, dedi.

--Bu ne?

--Onu da bilmiyorum.

Adem'e sordu:

--Bu ne?

--Radyo dedi.

--Bu ne?

--Teyp.

--Bu ne?

--Şu..

Görmedi Adem bunları daha, Adem de bilmiyor. Fakat onun ruhu bilgin, ruh bilgin... O bilgin ruh hepimizde var.

(Ve alleme âdemel-esmâe küllehâ) "Bütün isimleri Allah-u Teàlâ, bütün eşyanın isimlerini ona, ruhuna tâlim etmiş."

Binâen aleyh, hepimizin ruhunda bu varlık var. Ama, bu varlığı biz saklamışız günahların içerisine. İşte biz ondan haberimiz olmadan gidiyoruz bu dünyadan. Onun için diyorlar ki:

"--Nefsini bilmeden ölen, hayvan olarak gider." diyorlar.

Evvelâ nefsini bil... Nefsin ki, ruhun senin; ne büyük bir ruha sahipsin sen... Şark ile garb, yer ile gök senin emrine âmâde iken, dünyanın zevk ü sefâsına aldanarak, bu fırsatı kaçırıyorsun sen!..

Binâen aleyh, Abdulkàdir-i Geylânî onun içini okudu. Onun için, "Velilerin karşısına geçince gönüllerinizi muhafaza edin!" derler. Ki aynalar karşılıklı tutulduğu vakitte, birbirine akseder. Onun gönlü, onun gönlüne akseder, "Nerden bildi?" diyeceksin. Akis var canım.

RE. 230/7 (El-mü'mini mir'âtül-mü'min) [Mü'min mü'minin aynasıdır.] Ayna aynaya karşı gelince, tabii içerisindekiler apaçık görünüyor. "Nasıl biliyor?" diyeceksin. Nasıl bilmesin; ayna bu, açık ayna, temiz ayna.

Dedi ki:

"--Adam makamından düştü." dedi. "Veliydi adam. Veli olduğu halde, böyle hatırından geçirince, velayet makamından düştü."

Kapıcı demiş ki:

"--Gideyim, haber vereyim mi?.."

"--Ver!" demiş.

Yolda yakalamış, söylemiş. Bunun üzerine, adam boğazına bir ip taktırmış, "Allah'ın işine karışanın cezası budur!" diyerekten sürüklettirmiş kendini derler. Allah affetsin kusurlarımızı...

Onun için şirkten sakın, Allah'ın işine karışma! Kâinatta hiçbir şey yoktur ki, Allah'ın emri olmadan olmaz. Ay tutulur, güneş tutulur, yağmur yağar, fırtınalar olur... Hiç bunlara itiraz etme! Hepsinin sahibi var, onlar onun emri üzerinde olur.

d. Hırsızlıktan, Zinadan Sakının!

İkincisi: (Ve lâ tüsrik) "Hırsızlık yapmayacağınıza dair söz verin!" Şirk koşmayacağınaz dair söz verin, bir de hırsızlık yapmayacağınıza dair söz verin!..

Hırsızlık ne kadar çok ama... Şimdi bugün bütün satıcılar terazisinden hırsızlık yapar, kimse farkına varmadan kantarından hırsızlık yapar, arşınından hırsızlık yapar, metresinden hırsızlık yapar... İşte şundan hırsızlık yapar, bundan hırsızlık yapar, yapar da yapar... Bunun farkına biz de varmayız. O da çok para kazanır, büyük konakların sahibi de olur. Ama bakalım ahirette iş nasıl olur?..

Binâen aleyh, (Ve lâ tüsrik) "Sirkat etmeyeceğinize dair söz verin!" dedi.

"--Pekiyi, verdik." dediler.

Bir daha: (Ve lâ tezinû) "Ama zina da etmeyin!" dedi.

Müslüman olacak adama diyor ki:

--Şirk etmeyeceğine söz ver!

--Pekiyi...

--Hırsızlık da yapmayacağına söz ver!

--Pekiyi...

--Zina etmeyeceksin ama!..

O zamanda zina serbest... Ama İslâm'da yasak oldu tabii.

--Zina da etmeyeceksin, ona da söz ver!

--Ona da pekiyi...

Bugün zinanın da çeşitleri var. Bugün buna pekiyi demek, kolay bir şey değil yâni. Cenâb-ı Hak diyor ki:

(Ve lâ takrabuz-zinâ) "Zinaya yakın da olma!" diyor. Nasıl?.. Karşı karşıya geldin miydi, zinaya yakın olmaktır. Ateşle barut yaklaşınca yanar mı, yanmaz mı?.. Benzinle ateş yanyana gelince yanmadan durur mu?.. Durmaz. Binâen aleyh, kadınla erkek yanyana gelmesi tehlikedir. Cenâb-ı Hak diyor bunu: (Ve lâ takrabuz-zinâ) "Zinaya da yakın olma!.."

Sonra Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'e:

"--Söyle ümmetine ey habibim, kullarıma söyle, erkekler gözlerini yumsunlar! Karşı karşıya geldikleri vakitte, birbirlerine bakmasınlar!" diyor.

Bakınca; Allah-u Teàlâ hilkat itibariyle, yaradılış itibariyle erkekle kadını birbirine alâkalı yaratmış. Erkeğin kadına karşı bir ihtiyacı var, kadının da erkeğe karşı bir ihtiyacı var. İkisi karşı karşıya gelince sinirler oynar, damarlar oynar, huylar oynar, bozulur da bozulur her şey... İşte o zaman, o gönül perdelenir.

"Ne olacak?" diyeceksin ama, işte o Abdülkàdir-i Geylânî'nin aynasının karşısına geçti. Siyahlana, siyahlana ayna göstermez olur. Ayna göstermez olunca bu gözler vasıtasıyla, bakmalar dolayısıyla, zehirler gönle iniyor.

--Bir şey yok, ne olacak? Bir şey yapmayız birbirimize. Biz iyiyiyiz, biz kardeş gibiyiz. Kurtla koyunun geçindiği bir devir...

Fakat gözler vasıtasıyla zehirler gönüle iner. O gönül perdesi kapanır. En büyük felâket odur. Ruhumuz olur hapis. Hani çok bilgileri vardı ya, hiçbirisinden istifade edemeyiz.

e. Evlatlarınızı Öldürmeyin!

Daha?.. (Ve lâ taktilû evlâdeküm) O zaman evlâtları da öldürüyorlardı o devirde. Kimisi açlıktan korkuyor öldürüyor. Kimisi de meselâ Kelb Kabilesi'nin reisi varmış. O kaynata olmaktan korkarmış. Yetmiş küsür de kızı varmış galiba, çok evlenmiş. Damat edinmeye, kayınpeder olmaya vicdanı razı olmuyormuş. Kızlar yetiştikçe, hemen gömü gömüverirmiş onları. Evlenmesinler de ben de kaynata olmayayım diyerekten. Cahiliyet devri.

Cenâb-ı Peygamber bunlardan da söz ediyor: (Ve lâ taktilû evlâdeküm) "Haa, bundan sonra evlâtlarınızı öldürmeyeceğinize söz verin bakayım!" diyor.

--Öldürmeyeceğiz elbette...

O zaman evlâtlarını öldürenler; o evlâtlar Allahu âlem cennete giderler. Masumlar, günahları yok, haksız yere öldürüldüler. Ama bugün de evlâtların ölümü var. Nasıl ölüm?.. Ruhen ölüm... Ruhen ölüm ceseden ölümden beterdir. Çünkü insanın insanlığı cisminde değil, ruhu iledir. Ruhu olmadıktan sonra hayvan mertebesinde. Ancak o insanlık ruhuyla insan olur. O ruh gitti miydi, hayvandan farkı olmaz. Yemek, içmek, o da her hayvanın vazifesi...

Daha?.. (Ve lâ te'tû bibühtânin tefterûnehû beyne eydîküm ve ercüleküm) "Ne önünüzden, ne arkanızdan, sakın ha iftira etmeyeceğinize dair de söz verin!" İftira da yok...

Halbuki meselâ, bir insan bir kabahat yapmış olabilir. O yapmış olduğu kabahati bizim açıklamamız, ayrı bir günah. İnsanlık vazifesi, o kabahat yapanın kabahatini örtmek... Kardeşinin ayıbını meydana çıkarmak kadar büyük bir hata yok. Halbuki kardeşin ayıp da yapmamış ama, sen uyduruveriyorsun bunu yaptı diyerekten; bu da iftira oluyor. Yalan değil, yalanın günahı da ayrı. Yapılan şeyi söylemenin günahı ayrı; bir de uydurup söylemenin günahı gene ayrı. Üç günah bir araya geliyor.

Binâen aleyh bunu yapmayacağınıza dair, ona da söz verin! Bir kere şirk etmeyeceksiniz, ikincisi sirkat yapmayacaksınız, üçüncüsü zina yapmayacaksınız, dördüncüsü evlâtlarınızı öldürmeyeceksiniz...

E onları cahil bırakırsak, en büyük felâket cehalettedir. Cehalet nedir?.. Profesör olsa, dünyada aylara, yıldızlara da çıksa, Allah'ı tanımayan herkes cahildir. İslâm dinini tanımayan herkes cahildir. Allah'ı gâvur tanımaz, kat'iyyen tanıyamaz. Allah'ı tanıtan İslâm dininin akaididir. İslâm dini ne dediyse, Allah ancak öyledir. Başka türlü değil...

Binâen aleyh evlâtlarınızı öldürmeyin, onları cahil bırakmayın! Ne olursa olsun, dinini öğrensin. Bugünkü insanların bütün hataları kusurları, yaptıkları çirkinlikler, hep dinlerini bilmediğinden nâşi [dolayı]. Bunun kabahati kimde?.. Anada, babada.

--Sen evlâdına niçin öğretmiyorsun dinini?

--Bana babam öğretmedi.

--Sana baban öğretmediyse, sen evlâdına öğretmekle mükellefsin.

f. Peygamber'e İtaat Edin!

(Ve lâ ta'snî fî ma'rûf) "Benim emrettiklerimin hiçbirisine isyan etmeyeceksiniz. Ne dediysem onu tutacaksınız! Ben, Allah'ın dediğinden başkasını demem. Benim dediklerim Allah-u Teàlâ'nın emirleridir. Kendimden söylediklerim de, sünnetlerimdir. Gerek benim kendi sünnetlerim olsun, gerek Allah-u Teàlâ'nın emirleri olsun, bunlara karşı da isyan etmeyeceğinize söz verin!"

"--Pekiyi oldu."

Bunun içerisinde iki tane var: Yasaklar ve emr-i ilâhîler... Çeşitli günahlar var. Şimdi ben altıyüz tanesini yazdım, daha dörtyüz tane kadar da var. Bin taneye yakın günah var yâni. Bunlar büyük-küçük-kerahat olmak üzere. Bunlardan kaçmak, sakınmak hepimizin vazifesi... Öyleyse bunları ki emrediyorum, yap ve yapma! Emir iki türlüdür: Emr-i ma'ruf, nehyi anil-münker. Bunların ikisi de emirdir. "Namazı kılın, zinayı yapmayın." İşte iki tane emir. Birisi kılmakla emir, birisi günah işlememekle emir...

Namaz, Allah-u Teàlâ'nın emri içinde. Bir insan namaz kılmazsa ne olur? Namaz kılmazsa fâsık olur; bir. Fâsık demek tââti ilâhiyeden huruc eden insanın adı.

İkincisi, İslâm ile küfrün arasında bir perde var, İslâm ile küfrün arasındaki perde... Nedir o? Namazdır. O perdeyi kaldırdın mı?.. Bir tembellikten dolayı kılmamak var, bir de inanmayarak kılmıyor. İnanmayarak kılmıyorsa, o mürted olur. Gâvur demiyorsun, mürted olur. Mürtedin kestiği de yenmez. Kasapsa kestikleri yenmez. İnanmayarak kılmazsa, kestiği de yenmez. Allah muhafaza etsin...

Binâen aleyh, "Benim emirlerime itaat edeceğinize dair, isyan etmeyeceğinize dair de söz verin bakalım."

"--Pekiyi söz."

(Femen vefâ minküm) "Kim verdiği bu sözü ifa eder, tutarsa; (feecruhû alellàh) onun ecri Allah'a aittir." Namaz kıldığın vakitte bu kadar ecir, oruç tuttuğun vakitte bu kadar ecir, haccettiğin vakitte bu kadar ecir verir, verir de verir...

En büyük ecir sabırlılara... Herkesin ecri ölçüyle, sabırlının ecri ölçüsüz.

(İnnemâ yüveffes-sâbirûne ecrahüm bigayri hisâb) Namazın bire on, orucunki şöyle, bununki böyle... Fakat sabrın ecri ölçüsüz... Çünkü sabır baş gibidir. Sabır olmazsa hiçbir şey olmaz. Oruç tutacaksın, sabır lâzım! Namaz kılacaksın, sabır lâzım! Günah işlemeyeceksin, sabır lâzım! Hayırları yapacaksın, gene sabır lâzım!.. Bu sabır olmadıkça hiçbir şey yapamazsın.

(Ve men esàbe min zâlike şey'en) "Bazen kusurlar yaptı, hatalar yaptı, beşeriyet iktizası. (Feühize bihî fid-dünyâ) Yakalandı, cezası verildi. (Fehüve lehû keffâretün) Dünyada cezasını çekmiş olur, ahirete kalmaz onun cezası... Dünyada cezasını görmüşse, ahirette yoktur. (Ve tuhurun) Onun için temizliktir.

(Ve men seterehullàh) Allah-u Teàlâ onu setretmişse; (fezâlike ilallàh) ondan sonra gerisi Allah'a aittir. (İn şâe azzebehû ve in şâe gufira lehû) İsterse affeder, isterse azap eder."

Râvileri Ahmed İbn-i Hanbel, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Dâvûd an Ubâde.

Şimdi bir salavât-ı şerîfe okuyalım:

Allâhümme sallî alâ, seyyidinâââ... muhammedinin nebiyyil-ümmiyyi ve alâ... âlihî ve sahbihî ve sellim... (Üç defa)

[O Akif'in] sözünden bir tane size söyleyeyim gene. Yâni çok mühim, çok mühim bir söz bu... Şimdi hepimizin gâyesi okuyalım, büyük adam olalım. Çok tahsil ediyoruz. Çok da ilmi var yâni. Bunları bilmeye çalışıyoruz. Gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Okuyoruz, okuyoruz... Neyse sonra bir büyük adam oluyoruz. Bir makama oturuyoruz. Ne olursak olalım.

Ama bunların hangi insanlığa ait. Bununla insan, yâni bu okumakla ve bu tahsil ile insan oluyor mu insan, olmuyor mu? Yâni okuyoruz, en nihayet yüksek bir adam oluyoruz. Ama insan oluyor muyuz, adam oluyor muyuz, yoksa olmuyor muyuz?..

.........

Hikmetin başı Allah korkusudur. Bu Allah korkusu gönle yerleşmeden, sen dünyaya da hakim olsan ne olacak? Hani o eski zamanda, İskender-i Rûmî dünyaya hakim olmuş. Olmuş ama, eli boş gitmiş giderken. Dünyaya hakim olmak hüner değil. Hüner Allah'tan korkmaktadır.

Yalnız şu kadarcığını size söyleyeyim: Allah korkusu kimde olur?.. Allah korkusu, okumanın neticesinde elde edilir. Okumak Allah korkusunu celbeder. Ama dînî bilgileri okumak... Dînî okumalar Allah korkusunu celbeder. Kur'an'ı oku, Peygamber SAS'in sözlerini oku... Bak, Allah korkusu nasıl yerleşir içine. Bu, Allah korkusu yerleşmemişse içinde, çok fena bir şey...

Hazret-i Ömer RA, bir arkadaşıyla Mekke'ye gidiyor. Bir kaç defa da tekrar etmişimdir, belki hatırınızdadır. Çobanın birisine rastgeliyorlar yolda. Karınları acıkmış. Diyorlar ki:

"--Bize bir koyun versene..."

"--Koyun benim değil." diyor çoban.

"--E canım, veriver bir koyun işte. Biz sana parasını verelim onun..."

"--E ağaya ne diyeceğim?"

"--Kurt yedi deyiverirsin canım!"

"--Ya Allah'a ne diyelim?.."

Bir çoban bunu söyleyen. Biz Allah'ı öyle bileceğiz ki; Allah bir, her şeyi bilir, her şeyi görür. Her şeyi işitir, her şeyden haberdardır.

(Vallàhu bimâ ta'melûne habîr.) [Allah yaptıklarınızdan haberdardır.]

(Vallàhu bimâ ta'melûne basìr.) [Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.]

(Vallàhu semîun alîm.) [Allah işitir ve bilir.]

Daha ne istiyorsun?.. Öyle bir Allah'a inanmışızdır ki, Allah bizi bizden iyi bilir. Bizi bizden daha yakındır. Kur'an-ı Kerim'i okumuyor musun?

(Ve nahnü akrabü ileyhi min hablil-verîd) [Biz ona şah damarından daha yakınız.] Verîd bu. Bundan daha yakın Allah. İçimizi en iyi bilen o...

g. Allah'ın Rızık Göndermesi

Ondan dolayı, bak şimdi Cenâb-ı Peygamber gene buyuruyor ki:

RE. 6/4 (Eballàhu en yerzuka abdehül-mü'min, illâ min haysü lâ yahtesib.) "Allah-u Teâlâ sevdiği kullarını ticaretle, alışverişle, sanatla meşgul etmez. Onlarla uğraştırmaz. 'Bu benim kulum, benimle meşgul olsun, Allah desin dursun!' diyerekten, onu rızık kapılarına muhtaç etmez. Ya ne yapar?.. (İllâ min haysü lâ yahtesib.) Ummadığı yerlerden rızıklar gönderir ona."

Dün akşam, Afganlı bir şeyh efendi geldi. Şeyh Efendi, yanında da şeyh efendinin oğlu. Uzun boylu. "Nerelisin?" dedim, "Afganlıyım!" dedi. Tâ Londra'ya kadar gitmiş, bir gözünün muayenesi için... Dedim:

"--Niçin buraya uğramadın, burada da güzel göz doktorları var?.."

"--Bizim tayyâre doğrudan doğruya oraya gidiyor." dedi.

Bu bedâva olmaz, bir servete bağlı... Neden?.. Allah ilim sahiplerinin servetini veriyor.

Burada da öyle: (Eballàhu) "Allah murad etmez... (En yerzuka abdehül-mü'min) Mü'min kulu çalışsın da akşama kadar terlesin, akşam da hoşaf gibi yatsın; onu istemez Allah... 'Bu kulum rahat olsun, benimle meşgul olsun! Benim kitabımı okusun, onları ümmet-i Muhammed'e duyursun!' der. Onun için rızkını da hiç ummadığı yerden verir. 'Acaba şurdan gelir mi, burdan gelir mi?' diye hiç aklına gelmeyen yerden verir."

Ebû Hüreyre'nin rivâyetinde: (İllâ min haysü lâ ya'lemü) "Bilmediği yerden" şeklindedir.

h. Bid'at Sahibinin Ameli

Şimdi buna dikkat edin:

RE. 6/5 (Eballàhu en yakbele amele sàhibi bid'atin hattâ yedea bid'atehû.) Buna dikkat edin, bu çok çeşitli hadislerle, rivayetlerle gelir: "Allah Celle ve A'lâ bid'at sahibinin amelini kabul etmez!.. Başını secdeden kaldırmasa dahi, bütün gün oruç tutsa dahi, bid'at sahibinin ibadetlerini Allah kabul etmez." Şiîlerin ve emsâlinin.

İmâmetleri de câiz değildir. "Allah-u Teâlâ'nın eli vardır, ayağı vardır." diyenlerin de imâmeti câiz değildir. Allah-u Teâlâ'ya cesed ittihaz edenlerin de imâmeti câiz değildir. Vehhâbîlerin imâmeti de câiz değildir. Allah'a şekil veriyorlar, mekân gösteriyorlar. Allah mekândan münezzehtir. Arş mahlûktur ve bir mekândır. Allah Celle ve A'lâ, ona oturmaktan münezzehtir.

--E, Kur'an'da diyor?..

--Diyor ama, biz ona karışmayız. Ne diyorsa, o mânâyı anlamaktan, idraktan âciziz biz... Onu Hàlik'a bırakırız. Ona inanırız, fakat keyfiyetine karışmayız.

Binâen aleyh, bid'atlerin çok çeşidi vardır. Evvelâ:

(Men teşebbehe bikavmin fehüve minhüm) [Bir kimse hangi kavme benziyorsa, o onlardandır.] Bunu biz unutmuşuz. Bu bizim işimize de hiç gelmemiş. Avrupalıyı taklit etmekte başta geliyoruz adetâ... Avrupalı nasıl yiyor, nasıl giyiniyor, nasıl yaşıyor; biz de öyle yaşayalım diyoruz. Bu taklitçilik bid'at işte...

Peygamber SAS'in zaman-ı saâdetlerinde olmayan, kitapta da yeri olmayan şeyler ki, sonradan ihdas olunmuştur. Onların hepsine bid'at diyoruz. Bid'at sahiplerinin amellerini Cenâb-ı Hak kabul etmez.

Meselâ: Hazret-i Ebûbekir'in halife olmasına râzı olmayan, Sahabe-i Kirâm'ın aleyhinde konuşanların; "Peygambere Cebrâil yanlışlıkla geldi, Hazret-i Ali'ye gelecekti." diyenlerin hiç birisinin imâmeti câiz değildir. Bid'atler küfre kadar da götürür kendilerini... Allah muhafaza etsin...

Uzun bu. Uzun da, bugün --kitabın ismi hatırıma gelmedi-- ona bakıyordum. Ona bakarken, bunlara da rast geldim.

Şu ayaklarımızı namaz kılarken, kıbleye karşı çevirmemiz gerekiyor. Araplar böyle yapmıyor, cahil adamlar... Onlara da karışmayız. Fakat, biz elhamdü lillâh, secdenin yedi âzâ ile yapıldığını biliyoruz. Peygamber SAS'in hadisini geçen derste de söylemiştik. İki el, iki diz, iki ayaklar, bir de alın... Yedi oluyor. Ayakların secdede iken mutlaka böyle kıbleye dönmesi lâzım! Ellerin de kıbleye dönmesi lâzım!.. Elleri böyle çapraz korsa, olmaz; parmaklar kıbleye karşı olacak... Tahiyatta oturduk, ellerimizi dizlerimizin üstüne koyduk; ellerin kıbleye dönmesi lâzım!..

Ellerin ve ayak parmaklarının kıbleye dönmesi lâzım!.. Eğer bunu döndüremiyorsak, kerahat oluyor. Kerahat deyip geçme; kerahatli namazların iadesi lâzım!.. Hattâ İmâm-ı Muhammed'e göre, her kerahat günahtır.

Onun için, namaz kılarken yaptığımız hareketlere dikkat edelim! Ayaklarımızın kıbleye karşı çevrilmesine son derece dikkat edelim!..

Kadınlar da öyle... Kadınlar da onunla me'mur... Kadınlar da secde ederken, el ve ayak parmaklarını kıbleye çevirecekler.

i. Cuma Günü İcabet Saati

RE. 6/7 (İttebius-sâatelletî türcâ fil-cumuah) "Cuma günü bir saat-i icâbet vardır, duaların kabul olunduğu bir dakika vardır. Bu, cuma gününe mahsus." Kadir günü nasılsa, cuma gününde de duaların kabul edildiği bir saat var. Onu da saklamış Cenâb-ı Hak... Hangi saattir belli değil... Bir rivayete göre, hatip hutbeye çıktığı vakitte... Ezan ile kàmet arasında demişler.

Hazret-i Fatıma RA'den de rivâyet edilmiş ki, akşam üzerleri kölelerine dermiş ki: "Çık güneşi gözetle, güneşin batma zamanında bana haber ver!

Burda da, (Mâ beyne salâtil-asr, ilâ gaybûbetiş-şems) "İkindi namazından güneşin batacağı bir devre içinde arayın! (Ve hiye kadzü hâzâ yeklü kabedah.) O kısa bir andır, bir dakika sürmez. Fakat o anda gönlünü öyle hazırla ki, o anda dâimâ onu bulacakmışın gibi, Allah ile meşgul ol!" buyruluyor.

Onun için, cuma günleri iş günü değildir demişler. Ya?.. Cuma günü cuma namazını kılmak için hazırlanacağız. Guslümüzü yapacağız, temiz esvaplarımızı giyeceğiz, cuma namazına evvel vakitte geleceğiz. Sonradan değil, evvel vakitte geleceğiz. Kur'an okunuyorsa, Kur'an'ı dinleriz... Vaaz varsa, vaazı dinleriz... Yoksa, kendimiz okuruz, kendimiz zikrullahla meşgul oluruz. Bildiğimiz kadar...

Namaz kılındıktan sonra, (Febteğû) "Şimdi gidin, dağılın!" buyruluyor. Burdaki (febteğû), "Çarşıya, pazara gidin, işlerinize gidin!" değil... Ya?.. "O gün siz ilim meclislerine gidin, vaaz meclislerine gidin, nasihat meclislerine gidin; bilmediklerinizi öğrenmeğe çalışın!" demek.

Hiç bir insan diyemez ki, "Benim bilmediğim yok artık!.. Ben bütün kitapları yuttum, her şeyi bilirim!" diyemez hiç kimse. Hepimizin bilmediği bildiğinden çok... Bilmediğimiz daha çok... Onun için dinlemekle de mecburuz, okumakla da mecburuz.

Hastalarımız varsa, gideceğiz onları ziyaret edeceğiz. Eşlerimizi, dostlarımızı, gidip hatırlarını soracağız. "Nasılsınız, iyi misiniz?" diyerekten eş dost ziyareti yapacağız, hasta ziyareti yapacağız. İlim meclislerine gideceğiz.

Bundan sonra (Fezkürullàhe kesîran) geliyor. "Allah-u Teàlâ'yı da --(kesîran) diyor, azıcık değil-- çok zikredin!" diyor.

İmam-ı Gazâlî demiş ki: "Kul için Allah-u Teàlâ'nın likàsından gayriye ne gerek... İnsanın kurtuluşu Allah-u Teàlâ iledir. Allah-u Teàlâ seni kurtarırsa kurturulsun; kurtarmazsa kurtulamazsın. Necat, Allah'tandır. Bu da Allah-u Teàlâ'ya muhabbet ve muarefet üzere ömr-ü dünyevîsini geçirmekle elde edilir.

Allah'ı sen bilemezsin, ben de bilemem. Allah'ı Allah bildirir. Kime?.. Kimin gönlünü açtıysa ona bildirir. O gönlü açıklar ki, Abdulkàdir-i Geylânî gibi karşısındaki adamı okuyorr. Onun gönlünün açıklığı, aynası temiz. Sendeki ayna da temiz, bendeki ayna da temiz ama, kirletmişiz bunları... Aynada kabahat yok, aynamız iyi. Yalnız üzerine duman gelmiş, perdelenmiş; dışarısını göstermiyor bize...

Nasıl eskiden lâmbalarımız vardı evlerde, lâmba yakardık. Lâmbanın isi şişeyi karartırdı. Bunu hergün temizlerdik. Temizlemedik mi, şişe olur simsiyah. O kadar lekenin arkasından ışık vermez dışarıya. İçeride ışık var, yok değil; ama dışarıya vermiyor. Çünkü siyahlanmış.

Onun için, şimdi İmam-ı Gazâlî'nin bu sözü; "Ömr-ü dünyevîsini ifnâ eder, ve hakka ârif ve muhib olduğu halde fevt olunmaktan gayri çare yoktur. Allah'a muhib ve ârif olduğu halde ölmekten başka çare yoktur."

Ölürken ne kadar bilgin varsa var, hiç bilmediğin bir şey yok; hepsi mahvolur o ölüm anında... Azrâil AS'ın tokatı geldi miydi, hiçbir ilim kalmaz kimsede... Hep perişan bir vaziyette... Ancak Allah diyenler kurtulur. Allah'la meşgul olan, kendisini Allah'a verenler; o kalır içerde, ona bir şey olmaz.

Onun için büyüğün birisi demiş: "Yaşarken, Allah derim, ölürken yine Allah derim... Mezarda sorarlar, Allah derim... Kabirden kaldırılar, Allah derim... Mahşere götürürler, Allah derim... Mizana götürürler, hesaba çekerler, hep Allah derim... Sırattan geçerim, yine Allah derim... Cennete girerim, yine Allah derim." demiş. Her şeyi Allah'la.

"Zîrâ Hakkın muhabbeti, Hakkın sevgisi ancak ve ancak Hak Teàlâ'yı devâm üzre zikretmekle olur. Devâm üzre... Yalnız şimdi ben deyivereyim de, kâfi gelsin... Yok... Devam üzere Allah-u Teàlâyı zikredecek.

Onun için, insan bütün vaktini "Allah, Allah..." diye geçiremez. Tabii bir şey. O Allah-u Teàlâ'yı gönlünde öyle muhafaza edeceksin ki, hiç çıkarmayacaksın. Gönlünde o; görür, bilir, varlıkların sahibi, benim hàlikım, benim râzıkım, mâbudum, hepsi o... Hafv ü haşyetle onu gönlüne yerleştir. Her yaptığın hareketten âgâh... Bu diyorlar ki âgâlık, uyanık olmak. Yâni ben Hàlıkımın huzurundayım, Hàlıkım benim her şeyimi görmekte ve her şeyimi de bilmekte...

Bu bilgiyi herkes bilir de, bu bilginin altına girebilmek, bunun sahip olabilmek, o ayrı bir hüner... Bildiğimizle amel, yâni bildiğimizi böyle tatbik edeceğiz. Bu da Allah-u Teàlâ'nın zikrine devam ile hâsıl olur.

Onun için işlerini dağıtırsan, gönlün dağılır. Gönlün dağılınca perişan olursun... Bir su ne kadar büyük olursa olsun. Onu bir çok şubelere dağıtırsan, şu benim tarlama, bu benim tarlama; o su değirmeni de döndürmez bir hâle gelir. İşe yaramaz o, parçalandı.

Bu gönül birdir, bir Allah'a dönmesi lâzım!.. Şu işi de çevireyim, bu işi de çevireyim... O gönül perişan olur. O gönül perişan olduktan sonra aynan kırılmıştır artık, ne yapacaksın artık? Allah cümlemizi affetsin...

Onun için cuma günü ibadet günüdür. Sabahleyin temizlen, abdestini al, guslünü al, yıkan, temizlen... Perşenbeden de temizlensen olur. Traşlan; yüzünü değil de edep yerlerini temizle... Ondan sonra temiz esbabını da giy. Cuma namazına kemâl-i huzur ile, erken vakitte gel... Camide otur, gönlünü de Allah'a ver dur:

"--Ben senin kulunum yâ Rabbi! İşte senin evine geldim. Ben acizim, bîçâreyim, senin lütfunu bekliyorum..." diyerekten yalvar.

Cuma günü bu cuma saatini bekle! İstersen hatip hutbeye çıktığı vakitte de... Cumadan sonra de... Bâhusus ikindiyle akşam arasını hiç kaybetme!..

Onun için, ikindiden sonra camide olsun, Allah'ın evlerinde olsun, toplanıp ibadet etmenin sevabı çok büyük. Onun için ikindi namazından sonra saflar bozulmaz. Sabah namazından sonra da saflar bozulmaz. Çünkü arkasında sünnet yoktur. Herkes huzur ile olduğu yere oturur, Allah'a gönlünü verir, tesbihcâğızını çeker. Ondan sonra vakti müsaid olduğu mertebe camide Allah'a gönlünü vererekten, Allah de, Kur'an oku, ne yaparsan yap... İşrak namazını da kılarsın, bir hac sevabı alırsın. Bir hac sevabı...

Beş tane hadis-i şerifte, "Hiç eksiksiz tam bir hac ve tam bir umre sevabını alır." diyerekten bildiriliyor. Yarım saat oturacaksın da, iki rekat işrak namazını kılıp çıkacaksın; bununla beraber bu sevabı aynen alacaksın. Hacı ne kadar sevap alıyorsa, o sevap aynen sana da verilecek.

Allah cümlemizi affetsin de, bu sevaplara nâil olan bahtiyar kullar zümresine bizleri de kabul etsin...

j. Müezzin Olun!

RE. 6/8 (İbtedirül-ezân, ve lâ tebtedirul-imâmeh) "Müezzin olmaya gayret edin, müezzin olun!" Çünkü kıyamet gününden en yüksek yüksekliğe, yâni boyu uzunluğa müezzinler nâil olur. Uzun boylu olacaklar, herkes tarafından görülecekler. Kim?.. İşte minarelere çıkıp, günde beş defa Allah-u Teàlâ'nın huzuruna bizi davet eden müezzinler. Allah hepsinden râzı olsun...

Onun için, sen de ezan okumaya hevesli ol, haris ol! Ama imamlık kolay değildir, zordur. Ona özenme!.. Bütün cemaatin hatasını da üzerine alırsın. Müezzinlik öyle değil, müezzinlik kolay. Onun için, "Müezzinliğe gayret edin, imamlığa özenmeyin!" buyruluyor.

k. Hilim Sahibi Olun!

RE. 6/9 (İbteğur-rıf'ate indallàh) "Üstünlüğü, yüksekliği, büyük adam olmayı isteyiniz Allah'tan..." (Kîl: Ve mâ hiye yâ rasûlallàh) "Yâ Rasûlallah bu büyüklük neyle olur, nasıl olur?" diye sordu ashab. Acaba vücudu mu büyük olacak?.. (Kàl) Buyurdu ki:

(Tehallemü ammen cehlin aleyke) "Hilim sahibi ol, hilim. Cahile uyma, cahilin cehline hilimle karşılık ver! (Ve tu'tî men haramek) "Sana darılmış, sana yardımını kesmiş olana sen darılma, ona yardım et!"

Hilim bütün ezalara tahammül etmektir. Kimseye ezâ etmemekle beraber, kendine karşı kimlerden eza geliyorsa, onlara karşı sükût edip, mukàbele etmemek. O bana böyle dedi, ben de ona böyle diyeyim; olmaz. O bana vurdu, ben de ona vurayım; olmaz. Sabret!.. Sabredemeyen seyyid olmaz. Bu hilim olmadıkça, seyyid olmaya lâyık değildir o adam.

Müşteri gelir, patlıcanın iyisini almaya çalışır, domatesin iyisini almağa çalışır. Kızar manav:

"--Neden öyle yapıyorsun ya, işte sıradan al!"

"--Sıradan alınca, çürükleri de bana vereceksin. Ben bu çürükleri ne yapayım? Eve gidince, hanım bana ne der!"

O zaman sesini çıkarmayacaksın.

...................

Allah cümlemizi affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyyesine mazhar eylesin... Sevdiği ve razı olduğu kulları arasına cümlemizi kabul eylesin...

El-Fâtihah!..

03. 08. 1975 - İskenderpaşa