22. 01. 1999 AKRA CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

GÜZEL ALIŞKANLIKLARI SÜRDÜRÜN!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun, devâm etsin, dâimî olsun... Allah rahmetinden mahrum etmesin... Rızasının dairesinin dışına adım attırmasın... Sevdiği kul olmayı nasîb etsin... Ramazan geçti; Ramazanda kazanılan güzel vasıfları Ramazandan sonra kaybetmemeyi nasîb etsin...

Peygamber SAS Efendimiz sahih kaynakların yazdığına göre, buyurmuş ki:

RE. 426/2 (Men sàme ramadàne fearafe hudûdehû ve yetehaffezu mimmâ yenbağî en yetehaffeza minhü küffira mâ kablehû.) "Kim Ramazan orucunu tutarsa ve onun sınırlarını, ahkâmını, yasaklarını bilirse; orucun inceliklerini bilir ve yemek içmekten ayrı, kendisinin sakınması gereken noktalardan gözünü, kulağını, diğer âzâlarını sakınmasını becerebilirse, bu Ramazan orucu geçmiş günahlarına kefaret olur, hepsini sildirir." diye müjde var. Bu kesin bir şey...

Şimdi tabii mühim olan, bir insanın güzel bir vasfı kazandıktan sonra kaybetmemesi... Bir güzel vasfı kazanmak kolay olmuyor. Güzel bir sıfat, güzel bir ünvan, Allah indinde makbul olan bir huy, bir güzel alışkanlık kazanmak kolay değil. İnsanların kötü alışkanlıklara kayması kolay oluyor da, iyi alışkanlıkları alması, benimsemesi kolay değil... Ama Ramazan bereketli bir ay olduğu için, çok şeyler kazandık.

Bunu en büyük ölçüde oruç ibadetinin yapısı sağlıyor. Oruç kendisine hakim olmayı kuvvetlendiriyor, nefsi yenmeyi sağlıyor, iradeyi kuvvetlendiriyor. Bir şeyi insan istese bile, canı çekse bile, dur demesini biliyor kendisine... Günah olan şeylerden böylece korunacak bir güzel alışkanlık kazanmış oluyor.

Tabii, bu alışkanlığın devam etmesi lâzım! Öğrenilmiş olan şeyin hayatta uygulanması lâzım!.. Ramazanda uyguladı, Ramazandan sonra uygulamadı; o zaman kıymeti yok... Fakülteyi bitirmiş, diplomayı almış, ama o mesleği yapmıyor, uygulamıyor gibi veya mesleğinin gereğini yapmıyor gibi oluyor.

Bu Ramazanın sonunda Allah bize bir bayram lütfetmiş. Elhamdü lillâh, onun lütfuyla bayram ediyoruz. Bayramın sonuna geldik. Allah nice bayramlara bizleri sıhhat afiyetle eriştirsin... Sizleri, çoluk çocuğunuzla; kimleri seviyorsanız, istiyorsanız, onlar da yanınızda olarak, mutlu nice nice yıllar, nice Ramazanlara erişmeyi nasîb etsin... Kadir gecelerini yakalayıp, ona tesadüf edip, onu ihyâ etmeyi nasîb etsin...

Şimdi bayramdan sonra, bu Ramazandaki durumun korunması lâzım! Korunmak için de, Ramazandan öteki aylara yumuşak bir geçiş gerekiyor. Ben öyle düşünüyorum. Peygamber SAS Efendimiz, bu böyle oruçlu devreden oruçsuz devreye pat diye geçmek yerine, başka bir şey tavsiye buyurmuş, bakın dinleyin!

a. Şevvalde Altı Gün Oruç Tutun!

Buyuruyor ki, yine sahih kaynakların bize naklettiğine göre... Sahih kaynaklar kimler: Ahmed ibn-i Hanbel, Hanbelî mezhebinin imamı, büyük hadis alimi, Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel diye eserini duymuşsunuzdur. İmam Müslim, Sahîh-i Müslim'in sahibi... İmam Ebû Dâvud, Neseî, İmam tirmizî, İmam ibn-i Mâce... Yâni Sıhah-ı Sitte'den epeyce var. Ebû Eyûb Hazretleri'nden ve Sevban Hazretlerinden rivayet etmişler.

Ebû Eyyûb Hazretleri, baba adını ve ismini geniş olarak bilmemize yarayacak bilgiler burada kayıtlı değil ama, sanırım Halid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri'dir. Peygamber Efendimiz'in çok sevdiği, Peygamber SAS Efendimiz Medine'ye geldiği zaman Efendimiz'i evinde misafir etmiş olan, onun için Mihmandâr-ı Peygamberî diye tanınan bir sahabidir.

Mihman Farsça, misafir demek. Mihmandar da, misafiri alıp evinde misafir eden demek... Mihmandâr-ı Peygamberî, yâni Hazreti Peygambere evsahipliği yapmış olan...

Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri medâr-ı iftiharımız, İstanbulumuzun başının tacı... Her sahabi mahşer gününde, vefat ettiği yerdeki müslümanların önderi olarak mahşer yerine gidecek. Mahşer yerinin en güzel yeri de, Peygamber SAS Efendimiz'in yanı ve Livâül-Hamd isimli Hamd Sancağının altı. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"--Hazret-i Adem dahil bütün peygamberler, o Hamd Sancağı'nın altında toplanacaklar."

Peygamber Efendimiz'in elinde Hamd Sancağı olacak. Salihler, sıddîkler, şehidler orada toplanacaklar. Her beldenin müslümanları da o beldedeki sahabinin; oralara ne zaman gelmiş cihad için, nasıl cihad etmiş, nasıl vefat etmişse, türbesi orda olan o mübareklerin önderliğinde gidecekler Peygamber Efendimiz'in yanına... Yâni ümid ediyoruz ki, İstanbul'daki kardeşlerimiz, mihmandâr-ı peygamberî Hàlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensàrî Hazretleri'nin arkasından bir kafile olarak, zümre olarak mahşer yerine, Peygamber Efendimiz'in yanına gidecekler.

O mübarek nakletmiş. Onun evi Peygamber Efendimiz'in Mescid-i Nebevî'sinin, türbesinin hemen karşı tarafında biraz solda idi. Şimdi oraları meydan oldu, mermer döşendi, hiç bir şey kalmadı, yâni evinin yeri mescid haline geldi. Ama eskiden Peygamber Efendimiz'in türbesinin karşısında Şeyhülislâm Arif Hikmet Efendi Hazretleri'nin çok kıymetli kütüphanesi vardı. Mimârî bakımdan da, içindeki yazma eserler bakımından da güzeldi. Hakkında makaleler yazılmış güzel bir sanat eseriydi, değerli bir eserdi. Kıbleye baktığımız zaman, onun biraz daha solunda idi.

Peygamber Efendimiz'in sevdiği, biraz da akrabalığı olan bir kimse Ebû Eyyûb el-Ensàrî... Hàfızul-Kur'ân, Kur'an-ı Kerim hafızı ve kurrâ, hıfzı iyi... Peygamber Efendimiz'in mescidinde imamlık yapmış. İstanbullular bilsin, hani o Eyüp semtindeki, o camideki, türbedeki o mübarek sahabenin kim olduğunu... Medine valiliği yapmış, sonra birçok cihadlara katılmış; sahabenin de kendisine çok izzet ve itibar ettiği, saygın bir kimse... Sahabe de onu çok sever ve sayarlardı. O rivayet etmiş.

Bu kadar izahtan sonra ne rivayet ettiğini söyleyeyim:

RE. 425/11 (Men sàme ramadàne ve etbeahû sitten min şevvâl, kâne kesavmid-dehr.) "Kim Ramazan orucunu tutarsa..." Elhamdü lillâh tutanlar tuttu. Mâzereti olanların Allah mâzeretini kabul etsin... Sebep yokken tutmayanlar büyük fırsatlar kaçırdılar. Allah ıslah etsin, hidâyet versin... İnşaallah ömürleri olur da, önümüzdeki Ramazanda akılları başlarına gelir de, İslâm'ın güzelliğini kavrarlar, anlarlar da, inşaallah o Ramazanı ihyâ ederler. Şimdi tabii imtihanın o safhası bitti, kazanan kazandı.

"Kim Ramazan orucunu tutarsa, (ve etbeahû sitten min şevvâl) sonra bunun arkasına Şevval ayından altı günü de eklerse..." Yâni Şevval ayında altı günlük oruç var. Şevval ayı hangisi?.. İşte bu Ramazandan sonraki ay... Bu bayramın birinci günü Şevvalin biridir. Biz şimdi Şevvalin dördüncü günündeyiz. Bayram günlerinde oruç tutulmaz, o bitti. Önümüzdeki günlerde oruç tutulabilir.

"Kim Ramazan ayını tutarsa, ondan sonra buna Şevval ayından altı günlük orucu da eklerse, (kâne kesavmid-dehr) dehr orucu gibi olur." Ne demek savmüd-dehr?.. Savmüd-dehr demek, hep oruçlu olmak demek. Eğer bir insan her gün oruç tutmuşsa... Senede haram olan günler var, bayram günlerinde oruç tutmayı Allah yasaklamış, "Bayram yapacaksınız?" buyurmuş. Onun dışında her gün oruçlu... Her gün, her gün oruç tutmuşsa bir insan, onun tuttuğu oruca savmüd-dehr derler. Yâni tüm zamanını, tüm günlerini oruçlu geçiriyor.

Bundan aşağı mertebede oruç nedir?.. Savm-u Dâvûdî, yâni Dâvud AS'ın tuttuğu şekilde oruç tutmak... Aleyhi ve alâ nebiyyines-salâtü ves-selâm. Dâvud AS da başımızın tacı peygamberlerden birisi... O nasıl tutarmış?.. Bir gün oruç tutarmış, bir gün tutmazmış; bir gün tutarmış, bir gün tutmazmış... Bu bir gün tutup bir gün tutmama şekline, savm-u dâvûdî derler; Dâvud AS'ın oruç tutuşu gibi oruç demek. Ama savm-ı dehr, hep oruçlu olmak demek.

Peygamber Efendimiz hep oruçlu olmayı tavsiye buyurmamış. O zaman orucun anlamı kalmaz. Hep oruç tutuyor, hep oruç tutuyor; oruç denilen şeyin ayrıcalığı kalmıyor, hayatı oruç olmuş oluyor. Aslında başka zamanları yiyecek de, oruç tuttuğu zaman biraz bayılacak. Biraz halsizleşecek, baygınlaşacak, açlığı anlayacak, fakirin halini anlayacak. Sonra midesi dinlenecek... vs.

Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği oruçlar şunlar: Haftanın pazartesi perşembe günleri oruç tutmak... Kendisi tutardı ve tavsiye ederdi. O hususta hadis-i şerifler var.

Sonra her ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmayı tavsiye etmiş. İyilikler en aşağı on misli mükâfâtla mükâfâtlandırıldığı için, bir ayda üç gün oruç tutunca, otuz gün oruç tutmuş gibi olur diye, onu tavsiye etmiştir. Bununla ilgili hadis-i şerifler var.

Sonra her Arabî ayın ortasında, mehtaplı gecelerin gündüzünde, yâni ayın onüçünde, öndördünde, onbeşinde oruç tutmak... Tabii onüçünde kenarından hafif bir eksiklik vardır; ondördünde tamdır; onbeşinde öbür kenarında hafif bir eksiklik vardır ama, göz çok zor farkeder. Ancak uzman, usta insan bakınca, "Ha, kenarında biraz eksiklik var." der. Ötekisi yuvarlak sanır.

İşte böyle mehtapla geceleri aydınlık olduğu için, pırıl pırıl olduğu için bu günlere, yâni kamerî ayların 13, 14 ve 15. günlerine eyyâm-ı biyz derler. Biyz da ebyaz kelimesinin çoğuludur Arapçada. Eyyâm, yevm kelimesinin çoğulu... Eyyâm-ı biyz, yevm-i ebyazlar, yâni beyaz günler demek.

O günlerde Peygamber Efendimiz hep oruç tutarmış, hiç ihmâl etmezmiş. Hiç kaçırmamış o eyyâm-ı biyz oruçlarını... Onu tavsiye ediyor. Her ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmayı tavsiye ediyor. Her haftanın pazartesi perşembe günü oruç tutmayı tavsiye ediyor.

Bunun dışında kendisinin mûtadı, arada yapılsın diye tavsiye ettiği bazı oruç şekilleri var. Yâni oruçtan tamâmen kopmuyor müslüman, zaman zaman oruç tutuyor. Müslümanın oruç tuttuğu zamanlar sadece Ramazana münhasır kalmıyor, Ramazanın dışında da Allah rızası için oruç tutuyor.

Şimdi bu Şevvalin altı gününü de tutunca, (kâne kesavmid-dehr) bütün senesinin her gününü oruç tutmuş gibi sevap verecek Allah... Neden?.. Çünkü Ramazan 30 gündür, on misli mükâfâtıyla 300 gün eder. Şevvalin 6 günü de, on misli mükâfâtıyla 60 gün eder. 300 + 60 = 360 gün eder. Zâten kamerî yıl 360 gün bile değildir, 354 gündür. Demek ki altı gün fazlasıyla, bütün seneyi oruç tutmuş gibi oluyor.

O halde sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, bu Şevval ayı içinde, önümüzdeki günlerde altı gün oruç tutmanın kârlı, sevaplı, faydalı olduğunu, Peygamber Efendimiz'in bu hususta tavsiyede bulunduğunu size nakletmiş oluyorum. Dilerim ki, bu altı gün orucunu da tutarsınız.

Bu altı gün orucunu tutarken, isterseniz yarından itibaren başlarsınız, altı günü peşpeşe tamamlarsınız. İsterseniz, aralıklı aralıklı, atlayarak tutabilirsiniz. Pazartesi perşembeleri tutarak altı günü öyle tamamlarsınız. İsterseniz eyyâm-ı biyzda başlayıp, üç gün daha ilâve ederek öyle tamamlarsınız. Bir taşla birkaç kuş vurmak, sevabı daha çok almak bakımından iki sevaplı işi beraber götürmüş olmak bakımından, kârlı olur diye, sevap kazanın diye ben size bunu hatırlatıyorum.

Oruç çok güzel bir ibadettir. 1. Ruhun terbiyesi bakımından, nefsin terbiyesi bakımından çok güzeldir. İradenin kuvvetlenmesi bakımından, insanın iradesinin kuvvetlenip kendisine hakim olması, nefsine hakim olması bakımından çok güzeldir. 2. Sıhhî bakımdan, bedenî bakımdan çok güzeldir. Yâni biz yiye yiye adetâ vücudumuzu zorluyoruz, tazyik altında tutuyoruz. Biraz yememeyi öğrenerek midemizi, karaciğerimizi, sindirim cihazlarımızı rahatlattırmış olacağız. Her şey dinlenecek, hafifleyecek, rahatlayacak.

Bunun hem sevabı var, hem sıhhî faydası var. Mânevî faydası var, maddî faydası var... Rûhî faydası var, irâdî faydası var, çok kıymeti var. Ahlâkî faydası var; çünkü insan nefsine hakim olduğu zaman, ahlâkı güzelleşiyor. Güzel ahlâk dediğimiz şey insanın kendi nefsine hakim olmasıyla olabiliyor. Yoksa insan nefsine yenildi mi, ahlâksızca işleri yapıveriyor.

Kim nefsini yenerse, o felâh bulur; kim nefsini yenemezse, engelleyemezse, dizginleyemezse, frenleyemezse, o da mahvolur. Nefsi insanı çok kötülüklere bulaştırır; içki içirir, kumar oynattırır, para kaybettirir, hırsızlık yaptırır, rüşvet aldırtır. Gözlerini hırs bürür. Canı bir şeyi çektiği zaman haram, günah, yasak tanımaz, onu yapmağa yönelir, büyük günahlara girer. Sonunda çok fena olur.

Onun için oruç çok güzel bir ibadet. Şimdi bugünlerde bayram bitiyor, yarından itibaren başlayabilirsiniz. Altı gün orucunu tavsiye ediyorum.

b. Her Aydan Üç Gün Oruç Tutun!

Gelelim Peygamber Efendimiz'in oruçla ilgili diğer hadis-i şeriflerini okumağa... Böylece demin söylediğim sözleri delillendirmiş olacağım. Yine sahih kaynakların rivayet ettiğine göre... Bu sahih kaynaklar sözünü niye tekrarlıyorum?.. Bazı kimseler, kendilerine bir hadis-i şerif söylendiği zaman diyorlar ki:

"--Bunun kaynağı ne?.. Bu hadis zayıf mı, sağlam mı?.."

Güzel; bir bilginin kaynağını öğrenmek herkesin hakkıdır. Amma biz de sağlam kaynaklı bir şeyi söyleyince, karşı tarafın dinlemesini, tutmasını isteriz; bu da bizim hakkımız. Yâni karşı taraf sahih mi diye soruyor ya; "Tamam sahih, hadi bakalım tut!" diyoruz.

"--Bu zikirle ilgili hadisler sahih mi..."

Öyle sahih ki, sapasağlam; bu konuda ayetler bile var. Hadi bakalım, al eline tesbihi, Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği zikirleri yap!

"--Hocam, o zaman bana derviş derler, tarikatçı derler, hûcu derler..."

Peygamber Efendimiz bunları yapın diye tavsiye ediyor, kim ne derse desin!.. Bunun faydası olduğu için, sevap olduğu için tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz. Müslümanın vasıflarından bir tanesi, sapasağlam insan olmaktır, sapasağlam yürümektir. Öyle sağdan soldan gelen sözlerle, rüzgârla yalpalamamaktır, yıkılmamaktır. Kınayanın kınamasına aldırmamaktır.

(Velâ yehàfûne levmete lâim) [El-Mâide: 54] "Müslüman hak bildiği, doğru bildiği, dürüst bildiği, güzel bildiği şeyi yaparken birisi ayıplasa, tenkid etse, ona kulak vermez, korkmaz, aldırmaz."

Müslüman biraz efedir. Müslüman kahramandır, kabadayıdır, babayiğittir. Öyle sağdan soldan laf atmalara, sataşmalara hiç kulak asmaz, doğru bildiği şeyi yapar.

İnsanın nelerini tenkid ediyorlar... Dürüstlüğünü tenkid ediyorlar: "Bu devirde dürüst olunur mu, enayi!" diyorlar insana... Yâni dürüst olmamağa teşvik ediyorlar. Yâni bu insanların değer hükümleri o kadar kaybolmuş ki, o kadar tepetaklak olmuşlar ki, elleri üzerine amuda kalkmış öyle bakıyorlar. Ayak üstünde doğru düzgün bakmıyorlar, her şeyi ters görüyorlar. Çünkü kendileri tepetaklak... Onun için onlara bakılmaz.

Şimdi gelelim sahih hadislerden Peygamber efendimiz'in oruçlarla ilgili sözlerine... Ebû Zerr- Gıfârî RA'dan sahih kaynakların rivalet ettiği ve Tirmizî'nin hasen hadis dediği bir hadis-i şerifi okuyacağım:

RE. 425/12 (Men sàme selâsete eyyâmin min külli şehrin fekad sàmed-dehra küllehû.) "Her kim her ayın içinde üç gün oruç tutarsa, bütün zamanı, bütün ömrü, bütün seneyi hep oruçlu geçirmiş gibi olur."

Tamam bunu da anlıyoruz. Bizim bildğimiz bir hesap var, iyilikler en aşağı on misli mükâfâtlanacaktı. Her aydan üç gün olunca, demek ki on misli, otuz edecek. Her aydan üç gün tutunca, bütün sene oruçlu gibi olacak. Peygamber Efendimiz'in bu sözünü anlıyoruz. İlâhî mükâfât kuralı işliyor. Üç gün tutunca otuz gün sevabı verdiği için, bütün seneyi tutmuş gibi sevap kazanıyor, sevgili izleyici ve dinleyiciler!..

Demek ki her aydan üç gün tutacak.

--Hangi üç günü tutayım?..

Bu hususta çeşitli tavsiyeler var. Başında, ortasında, sonunda tutarsan olabilir. Tam ortasında onüç, ondört, onbeşinde tutarsan o da olur, daha güzel olur. Aralıklı aralıklı, istediğin zaman tutarsan, o da olur. Çünkü, "Mutlak ıtlakı üzere bırakılır." Mecelle'nin kaidesi bu... Yâni herhangi bir şart koşmadan söylemişse Peygamber Efendimiz; tamam, bir aydan üç gün oruç tutan, bütün senesini oruçlu geçirmiş gibi, bütün ömrünü oruçlu geçirmiş gibi olur diyorsa, öyledir. Hangi günü kalmaz artık... Yâni teferruat söylenmemişse, şart koşulmamışsa, o umûmî hükme uyan her çeşit tavır olabilir.

Bir keresinde Peygamber SAS buyurdu ki:

"--Ey insanlar! Allah size bu mübarek Kâbe-i Müşerrefe'yi, Beyt-i Muazzama'yı, Mescid-i Haram'ı belirli zamanda, belirli kurallara, farzlarına riayet ederek ziyaret etmeyi, haccetmeyi farz kıldı." dedi.

Hac ayetleri, emirleri gelince cemaate, etrafındaki kalabalığa böyle duyurdu. O açıklamanın üzerine bir zât kalktı, Peygamber Efendimiz'e dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah, her sene mi haccedeceğiz?.."

Efendimiz hiç cevap vermedi. O duymadı sandı Peygamber Efendimiz'i... Tekrar:

"--Yâ Rasûlallah, her sene mi haccetmeyi emrediyor Allah?.. Her sene mi haccedeceğiz?"

Efendimiz yine bir şey demedi. O yine anlamadı, bir kere daha sordu. Peygamber Efendimiz içeri girdi, bir müddet sonra çıktı. Dedi ki:

"--Ey insanlar! Ben size bir şey söyledim mi, benim söylediğimle yetinin! Böyle fazla soru sorup da, kendinizi ehlikeye atmayın! Çünkü eğer, her sene mi dediği zaman ben cevap verseydim, her sene deseydim; ben onun peygamberi olduğum için, benim hatırıma haccetmeyi Allah her sene farz ederdi. Her sene de gidemezdiniz, hepiniz günahkâr olurdunuz."

Her sene haca kaç kişi gidebilir?.. Belki Hicaz'dakiler gidebilir ama, uzaktakıler gidemez. "Onun için, ben böyle umûmî söylemişsem, umûmî haliyle bırakın! Öyle her sene mi, şartı var mı diye sormayın! Sorarsanız, zorlaşır."

Biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim'in ikinci sûresi olan Bakara Sûresinde, yahudilerin bir inek kurban kesme mâcerası anlatılır. Allah-u Teàlâ Hazretleri onlara, "Bir inek kurban edin!" dedi. Onlar bu sefer dediler ki:

"--Nasıl bir inek? Rengi nasıl olacak? Şöyle mi, böyle mi?.."

Onlar sordukça, Allah da şöyle olacak, böyle olacak diye şartlar vahyetti. Bu sefer o cins ineği bulmakta zorluk çektiler. Kestiler ama, nerdeyse kesmeyeceklerdi, günahkâr olacaklardı. Allah'ın kahrına, gazabına uğrayacak duruma geleceklerdi.

Demek ki üç gün tutmak diyor, tamam... Artık, "Bunun hangi günüydü, hangi tarihleriydi?" filân diye karıştırmaya lüzum yok... Bir ayın içinde kendisine uygun gelen üç gün oruç tutarsa, o sevabı alır.

c. Bir Gün Nafile Orucun Sevabı

Geleli bir başka hadis-i şerife. Diyor ki Peygamber SAS Hatîb-i Bağdâdî'nin Ebû Hüreyre RA dan rivayet ettiğine göre, bir de Sehl ibn-i Saad RA'dan rivayet var:

RE. 426/4 (Men sàme yevmen tatavvuan lem yattali' aleyhi ehadün, lem yerdallàhü lehû bisevâbin dûnel-cenneh.)

Ne kadar güzel!.. "Bir insan Ramazanın dışında, farz olmayan bir zamanda; mecbur değil, farz değil ama, sevap kazanayım diye, tatavvuan, itaat olsun, Allah'a kurbiyet olsun, yakınlığa vesîle olsun, sevap kazanayım diye kim bir gün nafile oruç tutarsa... Yâni Allah'a itaat kasdıyla, iyi kulluk yapmak maksadıyla, bir gün oruç tutarsa bir insan; (lem yattali' aleyhi ehadün) onun oruç tuttuğuna kimse vakıf olmayacak, kimse anlamayacak, kimseyi bilgilendirmeyecek, ben oruçluyum diye kimseye ifşâ etmeyecek. Oruçlu olduğunu --delikanlı tabiriyle söyleyelim-- çaktırmadan, sezdirmeden orucu tutacak.

"Kimse onun oruçlu mu olduğunu anlayamadan öyle bir oruç tutarsa, Allah-u Teàlâ Hazretleri onun mükâfâtı olarak cennetten başa bir şeye razı olmaz. Yâni, 'Bu orucun mükâfâtı cennettir.' der, cenneti verir." demek.

Demek ki aziz ve sevgili dinleyiciler, oruçları Allah rızası için tutacağız ve oruçluyum oruçluyum filân diye de herkese söylemeyeceğiz, saklamağa çalışacağız. Yâni, "Ben ne adamım, ne kadar dindarım, bak ne kadar àbid ve zâhidim! Görüyor musunuz, işte oruçluyum oruçluyum..." derse, o zaman riyaya, gösterişe, süm'aya girer. Allah'ın sevmediği şeyler bunlar.

Gösteriş için, başkası beğensin, alkışlasın, takdir etsin diye böyle şeyler yapmak doğru değil; onlardan kaçınacağız. Nafile ibadetin, farz, mecburî olmayan, sevap kazanmak maksadıyla yapılan ibadetlerin saklı olmasını Allah seviyor. Riya olmasın, gösteriş olmasın, şöhret olmasın, alkış olmasın, caf caf olmasın, fiyaka olmasın, adam onu kullanmasın; ahiret işi yapıp da dünyalık nüfuz toplamak, alkış toplamak gibi çirkin işler tahakkuk etmesin diye, saklamayı dinimiz uygun buluyor.

O zaman ne olur?.. Böyle sessiz sedâsız olursa, mükâfât alır. Alkışlı, davullu, zurnalı, "Ben oruçluyum! Ben oruçluyum!.." derse, sevabı gider. Anlıyoruz ki, ibadetler sessiz sedâsız, Allah rızası için yapılacak.

d. Arafe Günü Oruç Tutun!

Oruçla ilgili bir iki hadis-i şerif daha okuyalım. Nafile oruçların mükâfâtları hakkında çeşitli hadis-i şerifler var. Ama başka başka zamanlarda tutulan oruçları anlatmak istiyorum:

RE. 426/1 (Men sàme yevmi arafate gaferallàhe lehû seneteyn, seneten emâmehû, ve seneten halfehû.) Bu da hatırınzda kalsı diye istediğim, temenni ettiğim hadis-i şeriflerden birisidir. İbn-i Asâkir Ebû Said Hazretleri'nden; Taberânî ve İbn-i Mâce Katâde Hazretleri'nden rivayet etmişler. Başka kaynaklarda da var.

Arafe gününde oruç tutmak. Arafe günü hangi gündür?.. Karışıklığa sebep olmasın diye belirtmem lâzım! Arafe günü dediği, hacıların Arafat'a çıktığı gün demek. Biz arafe günü deyince, her güzel bayram gününün bir gün evveline arafe diyoruz; öyle değil. Burda maksat, hacıların hacca gittiği, Kurban bayramından bir gün önce Arafat'a çıkıyorlar, o Arafat'a çıkma günü. Yâni Zilhicce kamerî ayının dokuzuncu günü.

"Kim Arafa günü oruç tutarsa, Allah onun iki senelik günahını bağışlar." Bakın bir günlük oruçla iki senelik günahını bağışlıyor. (Seneten emâmehû) "Önündeki bir yılın günahını bağışlar; (ve seneten halfehû) geçirmiş olduğu, mâzîde kalmış senenin günahını bağışlar." Çok ilginç... O kadar ilginç ki, ben burdan şu anlamı sezinliyorum, inşaallah yanlış değildir: Bu orucu tutanı Allah önündeki senede de yaşatacak da, o sene yapacağı günahları da affedecek. Allah ömür verecek, yaşatacak da, hatası günahı da olursa, bağışlayacak mânâsını seziyorum.

--O zaman hocam bunu yazalım!

Zilhiccenin dokuzu... İşte açın takvimi, Zilhiccenin dokuzunu kırmızı boya ile boyayın, kocaman çarpı işareti koyun. Ama not olarak da isterseniz, "Kurban Bayramından bir gün önceki arafe günü oruç tutulacak!" diye yazın.

Yalnız burda bir şeyi hatırlatayım: Hacca gitmiş olan hacı babalar, hacca gidecek olan hacı namzedleri, hacı vâlideler, teyzeler Arafat'a çıktıkları gün oruç tutmazlar. Orada mekruh, pek makbul değil, uygun değil. Neden?.. Çünkü orada ibadet edecek, sefer hali var, seyahat hali var. Ev yok, bark yok, sıkıntı var... Mina'dan Arafat'a gidecek sabahleyin, akşama kadar orda çadırda kalacak. Ordan akşamleyin Müzdelife'ye gelecek. Müzdelife'de ikàmet yeri yok, çadır bile yok, açıkta kalacak. Yürüyecek, yürümezse vasıtaların içinde bekleyecek, pişecek, yorulacak... İşte o gün hacılara tavsiye edilmiyor bu.

Hacca gitmeyecek olanlar yazsınlar, kurban bayramının arafesinde oruç tutmayı takvimlerine işaretlesinler! Bugün de çok sevapmış diye, bunu da bildirmiş oldum. Neyi bildirmiş oldum?.. İki ay sonraki bir günün orucunu şimdiden size bildirmiş, müjdelemiş oldum, tutasınız diye...

e. Çarşamba, Perşembe ve Cuma Orucu

Bir başka hadis-i şerifi daha okumak istiyorum:

RE. 426/5 (Men sàme yevmel-erbiài vel-hamîsi vel-cumuah, sümme tesaddaka yevmel-cumuati bimâ kalle min mâlihî ev kesüra gufire lehû küllü zenbin amilehû, hattâ yasîra keyevme veledethü ümmühû minel-hatàyâ) Bu da bir çok kaynaklarda, Taberânî'de İbn-i Abbas RA'dan rivayet edilmiş. Burada buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

"Kim yevm-i erbiâda ve hamîste oruç tutarsa..." Ne demek yevm-i erbiâ ve hamîs? Mahbubtan bu kelimeleri kullanıyorum, biraz Arapça öğrenin diye. Yevm-i erbiâ, çarşamba günü demek; yevm-i hamîs de perşembe günü demek... Erbia dört kelimesiyle ilgili, hamîs de beş kelimesiyle ilgili. Biz zâten çarşamba derken, çar da dört demek; Farsçasını kullanıyoruz. Perşembe derken de, pençşenbe diyoruz; penç de beş demek. Aynı şeyi kullanmışız, ama Farsçasını...

"Çarşamba ve perşembe günü kim Allah rızası için, mecburiyet olmadan, sevap kazanmak maksadıyla oruç tutarsa; (vel-cumuah) bir de cumayı eklerse..." Biliyorsunuz cuma günü tek başına oruç tutmak da doğru görülmüyor. Ama çarşamba, perşembe, cuma; üçünü eklerse birbirine... (Sümme tesaddaka yevmel-cumuati) "Cuma günü de olunca tasadduk ederse, cüzdanı açıp para veyahut ambarı açıp mal, yiyecek, içecek bir sadaka verirse..."

Sadaka para ile de olur, bir torba pirinç de olur, bir çuval pirinç de olur, bir teneke zeytinyağı ile de olur, malla da olur, elbise vermek de olur... Yâni cuma günü herhangi bir şekilde tasadduk ederse, sadaka olsun diye bir şey verirse; (bimâ kalle min mâlihî ev kesüra) malından az veya çok bir sadaka verirse..."

Burda da bakın, "Şu miktardan az olursa, kabul etmem!" diye bir şart yok... Az veya çok, cuma günü sadaka verecek yalnız. Çarşamba oruç tutacak, perşembe oruç tutacak, cuma oruç tutacak; cuma günü de sadaka verecek. Ne olurmuş?..

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz SAS: (Gufire lehû küllü zenbin amilehû) "İşlediği bütün günahları affolunur. (Hattâ yasîra keyevmi veledethü ümmühû minel-hatàyâ) Hatâlardan o kadar temizlenir ki, anasından doğduğu günkü gibi olur, hataları silinir, tertemiz olur."

Duyan, "Ben bunu yaparım!" diyecek. Yâni bu kaçırılmaz! Hem de bakın bunları ne münâsebetle söylüyoruz, "Önümüzdeki günlerde altı gün oruç tutacağız ya, ben çarşamba, perşembe, cumayı denk getiririm bunu kazanırım!" demeniz için söylüyorum, sevgili dinleyiciler ve izleyiciler! Yâni sizin sevap kazanmanıza delâlet etmek istiyorum. Benim kârı ne?..

Benim kârım da, tam sizin aldığınız sevap kadar sevap almak... Sizden bir şey eksilmeyecek, ama Allah size sevap kazandırdığım için, sizin sevabınız kadar da bana bir mislini verecek. Halbuki o orucu ben tutmadım, siz tuttunuz. Çünkü ben söyledim, sizi heveslendirdim, siz de tuttunuz diye...

Onun için beni tanıyan kardeşlerime, ihvânımıza rica ediyorum, böyle hayra delâlet eden de hayrı işlemiş gibi sevap alır diye, bu fırsatları kaçırmasınlar! Hadis-i şeriflerde duydukları güzel şeyleri yazsınlar bir yere, hemen uygulasınlar da o sevaplar ellerine geçsin!..

f. Allah'ın Nimetleri Sayısız

Şevvalin altı gününü söyledik, Arafe orucunu da söyledik, pazartesi perşembe orucunu da söyledik; çarşamba, perşembe, cuma günü orucunu da söyledik. "Bunların hepsi bir yerde toplanır mı?" diye bir vaaz bilmecesi sorsak; toplanır. Eyyâm-ı biyzlar hangi güne denk geliyor. Yâni Şevvalin onüçü, ondördü, onbeşi hangi güne denk geliyor. Onun başındaki çarşambasını, perşembesini de eklerdik. Hepsini birden tuttuk mu, bu hadis-i şeriflerde vaad edilen sevapların hepsi Allah'ın lütfuyla inşaallah defterimize yazılırdı.

Biz kuluz, her şeyimiz Cenâb-ı Hak'tan... Yâni neyimiz varsa, ondan... Ömrümüz ondan, hayatımız ondan, sıhhatimiz ondan, imanızı onun lütfu, aklımız onun verdiği bir akıl... Her şeyimiz, çoluk, çocuk, ev, bark, mal, mülk, bilgimiz ondan... Her şeyi veriyor, zâten istemeden nice nice nimetleri vermiş; az mı?.. Üzerimizdeki nimetleri saymak istesek, sayamayız. Ayet-i kerimede sayamazsınız diyor: Kur'an-ı Kerim'de iki ayette böyle geçiyor. Birisi şöyle:

(Vein teuddû ni'metallàhi lâ tühsûhâ, innel-insâne lezalûmün keffâr) [İbrâhim: 34] "İnsanoğlu bu kadar nimetlerin kadrini, kıymetini bilmez. Sayılamayacak kadar nimet veriyor Allah; çok zalimdir insanoğlu, çok küfrân-ı nimet edici bir mahlûktur insanoğlu." diye geçiyor.

Öteki ayet-i kerimede de:

(Vein teuddû ni'metallàhi lâ tühsûhâ, innallàhe legafûrun rahîm.) [En-Nahl: 18] "Allah çok mağfiret edicidir, merhamet edicidir." diye orda rahmetini gösteriyor bize. Yâni, "Siz bu nimetlerin şükrünü edâdan aciz kalırsınız ama, Allah afv ü mağfiret eder." demiş oluyor. Yoksa biz, Allah'ın bize verdiği nimetlerin bir tanesinin ücretini, maaşlarımızla, servetlerimizle ödemeğe kalksak, ödeyemeyiz. Ne gözü ödeyebiliriz, ne kulağı; ne aklı ödeyebiliriz, ne sıhhati...

Zaten sıhhatin kenarından küçük bir şey eksildiği zaman, millet Almanya'yı boyluyor, Amerika'yı boyluyor... Hustın hastanesi diyor, İsviçre'deki falanca klinik diyor. Sıhhatinin bir parçasını oralarda bulmak için fabrikasını satıyor, evini barkını, köşkünü satıyor, servetini veriyor.

Hiçbir şeyini ödeyemeyiz Cenâb-ı Hakkın... Bunu niçin söylüyorum?.. Cenâb-ı Hak zâten istemeden bize birçok nimet vermiş, biz de böyle heveslenir de peşine düşersek; Rabbimiz seviyormuş böyle ibadet etmemizi diye severek, aşk ile, şevk ile kulluk edersek...

Allah dua etmeyi de seviyor. "Yâ Rabbi, ben bunu istiyorum!" diye istemeyi seviyor. Dünya zenginleri isteyene kızmağa başlıyor. İlkönce belki sabırlıysa, bir şey demez. İkincide biraz yüzü kızarır. Üçüncüde daha kızarır. Dördüncüde, beşinci de hep isterse, en sonunda: "Eh, başka zengin yok mu? Git de biraz da başkasından iste! Yeter artık, vermiyorum." deyiverir.

Allah öyle demiyor, Allah dua eden kulunu seviyor. Dua edenin duasını, niyaz edenin niyazını, tazarrû edenin tazarrûunu seviyor... (Tazarrû da niyaz mânâsına Arapça, Sinan Paşa'nın tazarrûnâmesini filân duymuşsunuzdur edebiyat derslerinden.) Yalvarmasını seviyor, istemesini seviyor ve isteyin diye kendisi emrediyor:

(Ve kàle rabbükümüd'nî istecibleküm) [El-Mü'min: 60] Bana dua edin diye kendisi emrediyor.

(Kul mâ ya'beü biküm rabbî levlâ duàüküm) [El-Furkàn: 77] "Duanız olmasaydı, Allah size hiç kıymet vermezdi." diyor. Kulun duası makbul Allah indinde... İstemeyene kızıyor Allah...

(Men lem yed'ullàhe gadıballàhu aleyhi) "Kim Allah'tan bir şey istemezse, dua etmek aklına gelmezse; Allah'ın yolu, caminin yolu, seccadenin yeri, kıblenin istikameti hiç hatırında değilse, Allah ona gazab eder."

Adama soruyorsun, kıbleyi bile bilmiyor. Bizim seyyar satıcı dostlardan birisi Anadolu'da bir kasabaya gitmiş. İşte müşterisine sattığı malları vermiş. Akşam olduğu için, müşterisi "Lütfen bize buyurun, misafir olun!" demiş. O da, "Tamam, olurum." demiş. Müşterisi iyi, paraları iyi. Bizim seyyar satıcı müslüman... Seyyar satıcı ama, dükkânı var da malını pazarlamak için gidiyor.

Adamın evine misafir olmuş. Namaz vakti gelince adama demiş ki:

"--Ben abdest alacağım, namaz kılacağım, kıble ne tarafta?.."

"--İşte musluk, işte havlu..." diye evsahibi göstermiş.

Orası tamam. Abdesti almış.

"--Namaz kılacağım, kıble ne tarafta?" demiş.

Evsahibi ensesini kaşımağa başlamış. Kıbleyi bilmiyor, alnı secdeye gelmemiş, evinin kıble tarafından haberi yok, namaz kılmıyor.

Hiih, nasıl kızmış bu bizim satıcı... Kızgınlığından kendisini tutamamış, yemini basmış:

"--Vallàhi billâhi, kıblenin yönünü bile bilmeyen bir insanın evinde ben misafir kalmam!" demiş, çıkmış gitmiş kapıdan.

Adam da mahcub olmuş, "Yâhu gel, öğrenirim... Yapma, bundan sonra öğreneceğim, kılacağım!.." filân demiş. Yeminini bozmamış, gitmiş bir başka yerde yatmış. Ötekisi de kıblenin yerini öğrenmiş, ondan sonra da alnı secdeye gelmiş.

Öyle insanlar var ki, kıbleyi bilmiyor... Öyle insanlar var ki, kelime-i şehadet getirmeyi bilmiyor... Öyle insanlar var ki, "Senin peygamberin kim?" dediğin zaman, aklına gelen, ağzına gelen meşhurlardan bir isim söylüyor. Ne olduğunun da farkında değil, peygamberinin ismini bilmiyor.

Bu nedir? Kim suçlu?.. Başta dini öğretecek insanlar suçlu... Başta devlet suçlu... İnsanları yöneten kim varsa, onlar suçlu... Anneler suçlu, öğretmenler suçlu, devlet suçlu, millet suçlu... Alim suçlu... Bu kadar cahil bıraktırılmaz ki, bu kadar cahil kalınmaz ki... Bunlara öğretmek lâzımdı. Annesi öğretecekti, babası öğretecekti; onlar öğretmemiş. Okulda öğretmen öğretecekti, o öğretmemiş. Toplum öğretecekti, toplum öğretmemiş. Böyle bir namazsız, niyazsız, teşehhüdsüz nesil ortaya çıkmış.

Bir arkadaş bir şey almak istemiş bu Avustralya'da, İngilizcesi biraz zayıf, yarım yamalak İngilizce ile:

"--Bana yarım kilo şundan ver!" demiş.

Karşıdaki satıcı ne demiş?.. O bize anlatıyor, gülüyoruz.

"--(Please) "Plîz" demezsen, yâni lütfen demezsen vermem!" demiş

İngilizler alışmış, "Lütfen şunu verir misin?.. lütfen yarım kilo verir misin?" diyorlar. Para alıyor, veriyor. Toplum alıştırmış insanlarını, lütfen demeyince vermem diyor, adam bozuluyor. Razı olmuyor işe, kızıyor. Tamam, "Plîz" demiş, almış.

Şimdi toplum bu kadar eğitimsiz olmaz ki, Allah'ın verdiği rızkı yeyip de Allah'ı bilmemek olmaz ki...

Ben ilâhiyat fakültesi profesörüyüm; bu meseleleri ömür boyunca okudum, inceledim. Dinsizlik bir çıkar yol değil ki... Dinsizlik bilimsel değil ki, mantıklı değil ki... İnkârcılık çözümsüzlük... Münkir olmak, kâfir olmak toplumu, tabiatı, yeri, göğü, bitkileri, varlığı izah edemiyor ki... Bütün büyük filozoflar, bilim adamları büyük ölçüde bir dine inanıyorlar. Ama dinin en doğrusu İslâm...

(İnned-dîne indallàhil-islâm) [Âl-i İmran: 19] [Allah nezdinde hak din İslâm'dır.] Öğretmeyenler sorumlu... "Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz, mes'ulsünüz." diyor Peygamber Efendimiz. Sorumlu olup da, sorumluluğunun gereğini yapmayan herkesin Allah yakasına yapışıp, çatır çatır sorar ve cezasını verir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri sorumluluğumuzu idrak etmeyi nasib etsin cümlemize... Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:

"--Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, içinde taşların bile çatır çatır yandığı, taşların ve insanların yakıtı olduğu cehennem ateşinden koruyun!"

Çocuğun cehennemden korunması, cennetlik olarak yetiştirilmesi için, ilk vazife annenin babanın vazifesi... Artık o yapmayınca, toplum yapacak. Çünkü ahlâkın kaynağı dindir, nefis terbiyesinin kaynağı dindir, dürüstlüğün kaynağı dindir. İyi vatandaşlığın kaynağı dindir. Ötekisi rüşvet alır, vatanı satar. Gerçekler böyle...

Allah bizi toplum olarak gaflet uykusundan uyandırsın, gerçekleri bilen bir toplum eylesin... Gerçeklerden uzaklaştırırsa, cezası daha büyük olur, felâketler gelir. Allah lütf u keremi ile gaflet uykusundan uyandırsın... Kendisine güzel kulluk yapmayı nasîb etsin... Tevfîkını refîk eylesin...

Sonunda hem dünyada, hem ahirette bahtiyar olmayı, felâketlere uğramamayı, cezâlara çarpılmamayı nasîb eylesin... Cümlenizi, cümlemizi cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

22. 01. 1999 - AVUSTRALYA

Dervişân