XV. ASIRDAN TÜRKÇE DİNÎ BİR ESER
CİNÂNܒL-CENÂN

Dr. M. Esad COŞAN
İlahiyat Fakültesi - Ankara

Diğer Türk lehçelerinden X. asırdan önce tamamen ayrılmış olan ve zengin bir halk edebiyatına sahip bulunan Oğuzca, fetihte en mühim rolü oynayan Oğuz Türkleri vasıtasıyla Anadolu’ya geçmiş ve orada yerleşmişti. XI. asırdan XIII. asır sonuna kadar devam eden Selçuklu hâkimiyeti zamanından bugün elimizde pek az metin bulunmaktadır. Bu metinlerin bir kısmı merhum Prof. M. Mansuroğlu tarafından yayınlanmıştı; en mühimlerinden biri olan Behcetü’l-Hakâik ise sayın Prof. Sâdeddin Buluç tarafından neşre hazırlanmaktadır.

XIV. asırda, İran tesiri altında bulunan Selçuk sultanları yerine, sadece ana dillerini bilen basit Türkmen beylerinin geçmesi, ilim ve sanat dili olarak Türkçenin kullanılmasını teşvik etti. Birçok ilim adamı, müellif ve şair, Türkçe eserler yazmağa, Arapça ve Farsçadan tercümeler yapmağa gayret ettiler. Böylece tefsirler, dinî ve tasavvufî eserler, velilerin menkıbeleri, tarih, tıp, avcılık... kitapları dilimize çevrildi. Ayrıca halkın zevkine uygun olarak dörtlüklerle (veya bazan aruz vezniyle) birçok tasavvufî, dinî ve tarikat tâlimi gayesi güden didaktik şiirler yazıldı.

XV. asırda edebî ve resmî dil olarak Türkçenin önemi daha da arttı; vakıf kitabeleri, mezar taşları, fermanlar dahî Türkçe yazılmağa, medreselerde Türkçe kullanılmağa başlandı. Kastamonu’da Candaroğulları, Konya’da Karamanoğulları, Bursa ve Edirne’de ise Osmanlılar, müellif ve şairleri himaye ediyorlardı. Bilhassa II. Murad’ın sarayı ilim, şair ve musikişinasların merkezi durumuna gelmişti.

Bu devirlerde yazılan eserlerin bilhassa dinî mahiyette olanları, Osmanlı beyliğinin bir imparatorluk haline gelişinde, Türk halkının inanış, yaşayış ve düşünüşünün teşekkülünde çok mühim rol oynamışlardır. Binaenaleyh; en canlı ve en verimli devresini XV. asırda yaşadığı anlaşılan bu dinî edebiyat mahsullerini bir bir incelemek, edebiyat ve dil tarihi için önemli olduğu kadar, kültür tarihimizi ve halkın görenek, duygu ve hayat felsefesini daha yakından tanımak bakımından da son derece faydalı olacaktır. Bu sebeple biz bu yazımızla, XV. asrın başına ait olan ve hakkında pek az şey bilinen bir kitap ve müellifi hususundaki kanaatlerimizi ve araştırmalarımızı okuyucuya arz etmek istiyoruz.

Eserin Tanıtılması:

Bahis konusu kitap, içinde bizzat müellifin apaçık tasrih ettiğine göre Cinânü’l-Cenân (Gönül Bahçeleri) adını taşıyor. Besmeleden sonra:

“Sıdk u ıhlâs birle hâlık-ı mevcûdât ve râzık-ı mahlûkat, âlim-u’s-sırrı ve’1-hafıyyât Hak Taâlâ hazratına hamd u sena kılup, seyyid-i kâinat ve hulâsa-ı beriyyât ve şefî-u’1-usât fi yevmi’1-arasât Muhammed-i Mustafâya salavât getürdüğümüzden sonra: İy habıb-ı sâdık ve iy lebîb-i hâzık bilgil ve fehmeylegil evvelâ farz u vâcib her şahsa oldur ki, Hak taâlânun birliğine ikrar eyleye...” diye başlayan eser, imandan, ibadetlerden, sakınılması gereken kötülüklerden, yapılacak zikir ve dualardan, tatlı, akıcı ve çekici bir tarzda bahseden, —o devirde âdet olduğu üzre— yer yer nükteler, şiirler ve hikâyelerle süslenmiş bir va’z ve öğüt kitabı mahiyetindedir. Müellif, hatimede: “Bu latîf bilgileri ve emsalsiz malûmatı toplamaktan maksut, okuyanların uyanmaları ve müstefîd olarak bu nasihatlere göre salih ameller işlemeleridir.” diyor.

Müellifin üslûbu ve eserin mahiyeti hakkında bir kanaat hâsıl etmesi için kitaptan bir parçayı aynen iktibas ediyorum:

“...Pes imdi fursat eldeyiken kadrın bilüp dâyıma ibâdata tâata meşgul olmak gerek. Hikâyat olındı: Meşâyıhdan birisi müridlerîle giderken nagâh bir buz satıcı arab’a uğradılar, başında tablayıla buz götürüp çağırur ki (irhamû men yezûbu re’sumâlihî yâ müslimîn); ya’ni: ‘İy müslimanlar! Esirgen şol kişiyi ki, sermâyası eriyor. Esen yiller anı eridür ve güneş anı eridür.’ Şayh hemân ki bu arabun âvâzın işiddi, âh idüp düşdi, aklı zâyıl oldı. Mürîdler elin ayağın ovdılar, bir zamandan sonra aklı yirine geldi. Mürîdler eyiddiler: ‘Yâ şayh! Ol buz satıcının avazın işidecek âh idüp ne acap hâla mübtelâ oldunuz?’ Cevap virüp didi: ‘Nice âh idüp aklum zâyıl olmasun, ol esirgenici, sermâyası eriyen ben günahkâram ve sizlersüz; ol sermâya ömrümüzdür, günler anı eridür, hefteler anı eridür, yıllar anı eridür, biz gaflat uyhusına mustağrak olmışuzdur.’

Pes, âkil olan kişi her nesneden bir ıbrat alsa gerekdür. Lokman aleyhisselâm oğlına eydür ki: ‘İy oğulcığum! Zinhâr ölüler hâlından ıbrat alğıl. Fikridüp gör ki, hezâr âh idüp bir gün ömür isterler, yahod ömürden elümüze girse diyü hasrat yirler yahod bir kerre Lâ ilâha illa’llâh Muhammadun rasulu’llâh diyecek mıkdarı vakt olsa diyü feryâd idüp zârılıklar iderler.’

Pes, imdi âkıl oldur ki, ömri sermâyası eldeyiken kadrın bile; yıllar, aylar, hefteler, günler icindeyiken ganîmat göre; giceyi gündüze katup yoğiken var eyleyen, dürlü ın’âmlar ve ihsânlar kılan Pâdişâh hazratına lâyık tâatlar ve ıbâdatlar eyleye, bir saat zikre, bir saat tesbîha, bir saat Kur’an okumağa, bir saat namaz kılmağa meşgul ola. Nitekim Râbıatu’l-Adavıyya rahımaha’llâh sabah olıcak nefsine eydürdi: ‘İy nefs! Bugün âhır günündür, ayruk günün kalmadı, bugün cehdidüp Hak Taâlâ hazratına meşgul ol, ömrünile vedâ eyle.’ İmdi hay diyü ol günün her bir sâatında bir dürlü ıbâdat eylerdi. Gice olıcak eydürdi ki: ‘İy nefs! Bir gicen kalmışdur, imdi sabaha değin ıbâdat eyle.’ Nâgâh sabah olurdı, eydürdi ki: ‘Hay bir günün dahi varımış, imdi ganîmat bilüp evvelinden ahırına değin ıbâdat eyle.’ diyü kırk yıl nefsini aldayu aldayu bu resme giceyi gündüze katup ibâdata meşgul oldı.

İmdi mümin olan kişinün hâlı nefsîle bu resme gerekdür, tâ ki yarın Kıyâmatda nefsine zulmedenlerden olmaya. Paygamber aleyhisselâm eydür: ‘Âkil oldur ki, dünyeye niçün geldi, Hak taâlâ anı ne maslahatıçun yaraddı bile, ol maslahatda ola. Nitekim Kelâm-ı mecîdinde (Ve mâ halaktu‘1-cinne ve’1-inse illâ liya’budûn) diyü buyurdu, ya’ni Hak taâlâ eydür: ‘Âdâm oğlanlarını ve cinnîleri yaratmadum illâ bana ıbâdat kılmak içun yaraddum.’

Pes Âdâm oğlanları ıbâdat içün halk olınca gerekdür ki dayıma ıbâdatda olalar nitekim bir âyatda dahi (Efehasibtum ennemâ halaknâkum abasan ve ennekum ileynâ la turceûn) diyü boyardı, ya’ni: ‘Âdâm oğlanları, şöyle mi sanursız ki, biz sizi abas yire mi halk iddük, bel ki ıbâdat kılmak içün halk iddük. Niçün ıbâdatı terk idüp günah işlersiz? Sanur mısız ki bizüm hazratumuza getürinilecek değülsiz, elbette geleceksiz, amalınuza göre ceza bulacaksız...” (28a vd.)

Eserin yazarı hakkındaki araştırma ve kanaatlarımıza geçmeden önce, mevcut yazma nüshaları tanıtalım:

l. Külliyat-ı Ahmed-i Dâî adlı eserde, baş ve son sayfalarının fotoğrafı verilen ve Prof. Mundy tarafından satın alınarak Londra’ya götürüldüğü kaydedilen 836 (1432) tarihli yazma.

2. Aynı eserde, İstanbul, Ragıp Paşa Ktp. Yahya Ef. kısmında olduğu kaydedilen yazma ki, Kilisli Rıfat Bilge tarafından, Dil Kurumu’nun Tarama Sözlüğü II. cilt için taranmış ve 899 (1493) istinsah tarihli olduğu belirtilmekle beraber telif tarihi teşhis edilememiştir.

3. Beyazıt, İnkılâp Ktp. Muallim Cevdet kitapları 371 numarada kayıtlı nüsha. İstinsah tarihi belli değildir.

4. Tarafımızdan tespit edilen Süleymaniye, Pertevniyal Sultan kısmı 438 numarada kayıtlı nüsha. Gayet temiz yazılmış, sayfa hamişleri hikmetli sözlerle doldurulmuş, müellifi tanımamıza yarayan çok kıymetli bazı kayıtlar ihtiva eden mühim bir yazmadır. İstinsah tarihi 1062 olup, serlevhada Tenbîhu’1-Gâfilîn adı görülmektedir.

5. Yine tarafımızdan tespit edilen, Süleymaniye, Hacı Mahmut Ef. kısmında 1692 numarada kayıtlı nüsha.

6. Yine tarafımızdan tespit edilen, Hacı Mahmut Ef. 1744 no.lu yazma.

7. (Ahmed-i Dâî Külliyatında s. 175’de bahis konusu edilen ve metin kısmı s. 349-367 arasında tıpkı basımı verilen eser gerek hacim, gerek mevzu itibariyle farklı küçük bir risaledir; son sayfalarda siyak değişmektedir. Ayrıca en sondan bir evvelki sayfada mevzu bittiği halde, müteakip sonuncu sayfanın ilk cümlesi yarımdır. Bu, en sonuncu sayfanın oraya yanlışlıkla girdiğini açıkça gösterir. O halde bizim incelediğimiz esere ait olan o sonuncu sayfaya bakarak bu küçük risalenin Cinânu’1-Cenân nüshası olduğu hükmüne varmamak gerekmektedir.)

Cinânu’1-Cenân’la İlgili İlmî Meseleler:

Eserin müellifi ve yazıldığı tarih şimdiye kadar katiyetle tespit edilmiş değildi. Sadece, XV. asrın ilk yarısında yaşamış şair Ahmed-i Dâî’nin hayatı ve eserleri konusunda Külliyat-ı Ahmed-i Dâî adlı hacimli bir araştırma neşretmiş olan sayın Prof. İ. H. Ertaylan, kitabının 169-176. sayfalarında Cinânu’1-Cenân’dan da bahsetmiş, eserin gördüğü birkaç nüshasını tanıtmıştır. Orada nüshaların, Eşref-zâde, Ahmed-i Dâî ve Muhammed ibni Hacı ivaz adlı üç muhtelif kimseye ait göründüğü anlatılır ve kati bir sonuca varılamadan, “Herhalde bu hususta ayrıca bir tetkik gerekir.” denilerek söze son verilir.

Şimdi eserin bu şahıslardan hangisine ait olduğunu araştıralım:

Eserin Eşrefzâde’ye atfedilişi, yalnız bir nüshadan (l no.lu yazma) serlevhasında “Hazâ Kitabı Cenânı’l-Cinân, Eşref-zâde” kaydının bulunmasıdır. Bunun da metindekinden ayrı bir kalem ve değişik bir mürekkeple sonradan yazıldığı aşikârdır. Binâenaleyh itimada lâyık değildir. Zaten eski yazmaların serlevhalarında bu cins yanlışlıklara çok sık rastlanır. Nitekim 4 no.lu yazmanın başında da Tenbîhu’1-Gâfilîn adı görülüyor. Halbuki metnin içinde, hatimede Cinânü’l-Cenân adı bütün nüshalarda mevcut bulunmaktadır.

Eserin Ahmed-i Dâî’ye atfedilmesine gelince; nüshaların hiçbirinde Ahmed-i Dâî adı geçmiyor. Yalnız sonuncu sayfada, “Bu Cinan-ı Cenan’ı okuyanlar müellifi (...)i duadan unutmasınlar.” mealindeki cümle içinde, bazı yazmalarda isim bulunmamakta ve “abd-i canı hakiri ve dâî fakîri” ifadeleri yer almaktadır. Buradaki dâî, duacı anlamına, sıfat olarak kullanılmıştır; atıf edatından sonra gelmesi de bu hususu takviye etmektedir; binaenaleyh eseri Ahmed-i Dâî’ye isnad etmek için yeterli bir delil sayılamaz. Diğer nüshalarda bu sıfatların yanısıra, mevsuf durumunda “Muhammedi’bni’1-merhûm el-Hâcı İvaz el-Müfessir” adı da yer alıyor; o halde müellif olarak bu şahsı kabul etmek en mâkul yoldur.

Biz, Pertevniyal Sultan nüshasında (4 no.lu yazma), müellifin kim olduğunu kesin olarak ortaya koyan şu mühim kaydı tespit etmiş bulunuyoruz: Yâni: “Bu eserin telifi ve kâğıda çekilmesi, merhum Hacı İvaz (bu dünyada çektikleri, âhirette en şerefli bir karşılık ve ivaz ile telâfi edilsin)’in oğlu, kullarından en zayıfı ve Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine en ziyade muhtacı Muhammed tarafından, hicretin 835’inci yılının 5 Rebîülevveli olan pazar günü sona erdirildi.”

Böylece şimdiye kadar bilinmeyen eserin tarihi ve şüpheli olan müellif adı kesinlikle tespit edilmiş oluyor. Simdi müellifin kimliğini araştıralım:

Müellifin Kimliği:

Müellif Hacı Ivaz oğlu Muhammed adlı biridir. 2, 4, 5 ve 6 no.lu yazmaların son sayfalarında, okuyucudan dua talebedilen cümlede ismin “Muhammedu’bnu’l-Merhûm el-Hâcı Ivaz el-Müfessir” şeklinde kaydedilmesi onun, muhtemelen bir medresede tefsir ilmini tedris ettiğini ve belki henüz meçhulümüz olan bazı tefsir kitapları da yazdığını göstermektedir. (Bu müfessir sıfatı, Arapça nahiv kaidelerine göre ilk isim olan Muhammed’e râcîdir; ikinci isme, yani Ivaz’a ait olamaz. Zaten onun sıfatları el-merhûm, el-hâcı kendinden evvel gelmiş bulunuyor.)

Müellifin babasını, el-Merhûm diye anmasından onun, eserin telif tarihi olan 835’ten evvel öldüğü anlaşılıyor; el-Hâcı sıfatından da, o devirde bir hayli zor ve masraflı olan hac farizasını îfa edebilecek zenginlikte, hatırı sayılır bir kimse olduğu çıkmaktadır. Pertevniyal Sultan nüshasının, yukarıya aynen dercettiğimiz ferağ kaydında onun için, “Bu dünyada çektikleri âhirette en şerefli bir ivaz ile telâfi olunsun.” denilmesi de ömrünün son senelerinin biraz üzüntülü ve sıkıntılı geçtiğine bir delil gibidir. (Maamafih bu duanın müellife raci olması da mümkündür.)

Yukardaki malûmat ve verilen seneler hatırımıza derhal II. Murad’ın meşhur veziri Bursalı Hacı İvaz Paşa’yı getirmektedir. Hakikaten Cinânu’l-Cenân bu zatın oğluna ait olmalıdır; çünkü:

Hacı Ivaz’ın Muhammed adlı bir oğlu mevcuttur. İ. H. Uzunçarşılının, İ. Ü. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi’ndeki (Cilt X, sayı 14) Hacı İvaz Paşa’ya Dair adlı makalesinde neşredilen, 22 Zi’1-hicce 827 tarihli bir vakfiyenin sonunda “Şehide mazmûna hâzihi’1-vesîka ibnu’1-vâkıf Muhammedu’bnu Hacı Ivaz ufiye anhumâ.” (yâni: Bu vakfiyenin içindeki hususlara vakfedicinin oğlu Muhammed ibni Hacı Ivaz şahittir.) ibaresi bulunuyor. Bundan, vezir Hacı Ivaz’ın, 827 tarihinde şer’an şahitlik yapabilecek yaşta Muhammed adlı, olgun bir oğlu olduğu neticesi çıkmaktadır.

Hacı ivaz 827 (1424) tarihinde vezirlikten azledilmiş ve gözlerine mil çekilmişti. Bundan sonra çok yaşamamış, Bursa’da bir taun salgınında vefat ederek, Pınarbaşı’nda Kuzgunluğ’a çıkan yokuşun sağında bir hazîreye defnedilmiştir. Mezarı bugün tamir ettirilmektedir. Kabir taşında 9 Zi’1-hicce 831 (20 Ağustos 1428) tarihinde öldüğü yazılıdır. Görülüyor ki bu malûmat, 835’de yazılmış olan Cinânu’l-Cenân’da “El-Merhûm el-Hacı Ivaz” denmesiyle de uygun düşmektedir.

Ivaz Paşa, mahir bir kumandan olduğu kadar geniş bilgili bir sanatkârdı. Yeşil Camiin planlarını onun yaptığı bazı tarihçilerce iddia edilmektedir. Biz ayrıca karagöz oyunlarının meşhur çelebi tipi Hacivat’ın, bu değerli vezirin halk hafızasında yaşayan bir gölgesi olduğuna inanıyoruz (Hacivat: Hacı İvad; hacı Evhed değil). Onun çocukları da gayet edip ve âlim kimseler olmuşlardır. Ahî Çelebi adlı oğlu, Atâyî mahlasıyla şiirler yazmış ve zamanında çok takdir görmüştür. (Bk. Sadeddin Nüzhet, Türk Şairleri Cild II, s. 553 vd.) Güzel ahlâkı ve diğer meziyetleri sebebiyle II. Murad tarafından saraya alınmak istendiği halde o kabul etmemişti. Cinânu’1-Cenân müellifi Muhammed de gayet bilgili, edip ve muttaki bir kişi olarak görünmektedir.

Cinanu’l-Cenan, vezir Hacı Ivaz’ın oğluna ait olmakla, o asırdan bize intikal eden diğer eserler arasında müstesna bir mevki kazanmaktadır. Oğul, babanın arzusunca yetiştirilmiş ve onun direktifleriyle muayyen istikametlere yöneltilmiş olduğuna göre, Cinânu’1-Cenân’da ilk Osmanlı idareci sınıfına mahsus dünya görüşünün ve samimî dindarane duyguların vâzıh akisleri olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Bizim tezimiz, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sağlam manevî temeller üzerinde inşa edildiği ve ancak yüksek dinî duyguların ihmalinden veya dejenere olmasından sonra yıkıldığıdır.

İslâm Düşüncesi Mecmuası, s.4, Aralık 1967, sf.245-248.

Dervişân