11. 06. 1999 CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M Es'ad COŞAN Rh.A

ROMA'NIN FETHİ VE DECCAL

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyenleri! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak dünya ve ahiretinizi ma'mûr eylesin... Cümlenizi iki cihanda, sevdiklerinizle beraber mes'ud ve bahtiyar eylesin...

Biliyorsunuz geçtiğimiz iki hafta önce İstanbul'un fethi merasimleri yapıldı, dualar edildi. O zaferler, o güzel günler yad edildi. Şu sırada da dünyanın her yerinden müslümanların uğradığı sıkıntılarla ilgili haberler radyolarda, televizyonlarda görülüyor. Keşmir'de Pakistanlılarla Hintliler mücadele ve çarpışma halinde... Kosova'da çok acı olaylar oldu, yüzbinlerce insan hunharca öldürüldü. Daha önce de başka yerlerde olaylar olmuştu.

Tabii bunlar çok üzücü şeyler ama, mühim olan insanın müslüman, mü'min, Allah'ın sevdiği, Rasûlünün razı olduğu bir imanlı kişi olması... İmanlı bir kişi olduktan sonra bir müslüman, zulmen ölürse veya savaşta ölürse, veya gadren, haksızlık yapılarak öldürülürse, mazlum olur. Mazlumun ahını Cenâb-ı Hak alır, zalimin burnundan fitil fitil getirir, yaptığı zulmün cezasını dünyada, ahirette çektirir.

Mazlum da tabii, o mazlumluğu dolayısıyla ahirette mükâfât alır. Eğer öldürülürse; işte yüzlercesi nâhak yere katlediliyor, ortada hiçbir sebep yokken bir insanlık dışı anlayışla öldürülüyorlar. O zaman ölenler de, çarpışarak ölürse, şehid olur. Mazlum ölürse, yine kâr eder. Kalırsa yine kâr eder. Müslümanın her halde, mü'min olması dolayısıyla her halinin sonunda, eline bir mânevî mükâfât geçer.

Onun için ölenlere üzülmemek lâzım! Hattâ eskiden savaşlara gidenler, şehid olamayıp döndükleri zaman üzülürlermiş. "Niye ben şehid olamadım?" diye gözyaşı dökerlermiş. "Allah bana o mertebeyi niye vermedi?" diye şehid olanlara gıpta ederlermiş.

Mü'min insan biliyor ki, dünyadaki nimetlerin hepsi derli toplu kendisine verilse bile, cennet hepsinden daha güzel! Allah'ın sevdiği kulu olmak en güzel şey... Allah'ın sevdiği bir hal üzere ölmek, en iyi sonuç olduğundan, seve beve Allah yolunda, Hak yolunda, adalet için, insan için, din için, iman için, haksızlıkların önlenmesi için, zalimle mücadele için canını da verir müslümanlar.

Her hâl ü kârda kâr eder. Ölürse şehid olur, kalırsa gàzi olur. Hem dünyada hem ahirette, müslümanın sırtını hiçbir şekilde kimse yere yapıştıramaz, alt edemez. Çünkü sonunda Allah'ın aziz ettiğini kimse zelil edemez.

a. Roma da Fethedilecek!

Peygamber SAS Efendimiz Hazretleri, Amr ibn-i Avf'ın rivayet ettiğine göre, Deylemî'nin Müsnedül-Firdevs'inde yazılmış. Buyruluyor ki:

RE. 478/5 (Lâ tekmüs-sâah, hattâ yeftehallàhu alel-mü'minînel-kostantîniyyetir-rûmiyyete bit-tesbîhi vet-tekbîr.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bir şeyi daha müjdeliyor bize, İstanbul'un fethini müjdelediği gibi:

(Lâ tekmüs-sâah) "Saat kopmaz, kalkmaz, ortaya dikilmez..." Yani kıyametin gelmesi böyle ifade ediliyor. Kıyametin gelmesi çok önemli bir vakit, saat olduğu için elif lâm ile, (es-sâah) o belirli saat diye söylendiği zaman kıyamet anlaşılıyor.

Kıyâmet, (kàme-yekmü) dikilmek demek. "Kıyamet insanın karşısına dikilmez, yâni kopmaz; (hattâ yeftehallàhu alel-mü'minînel-kostantîniyyetir-rûmiyyeh) Allah-u Teàlâ Hazretleri mü'min kullarına el-Kostantîniyyetir-Rûmiyye'yi açmadıkça, vermedikçe, fethini nasib etmedikçe kıyamet kopmaz." Neyle olacak bu?.. (Bit-tesbîhi vet-tekbîr) "Sübhànallah diyerek, tesbih ederek; tekbir getirerek, Lâ ilâhe illallah, Allahu ekber diyerek olacak." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki kıyametten önce oranın da fetholunacağını, İstanbul'un fetholunması gibi medheylemiş.

Şimdi el-Kostantîniyyetir-Rûmiyye diye geçiyor, bu Râmuz'daki 478. sayfanın 5. hadis-i şerifinde... Roma Kostantîniyyesi, yâni Roma şehri demek. Araplar bu şehri anlatmak istedikleri zaman, el-Kostantîniyye el-Kübrâ veya er-Rûmiyye el-Kübrâ derlerdi; İstanbul için de er-Rûmiyye es-Suğrâ derlerdi. Yâni küçük Roma, büyük Roma; küçük Kostantîniyye, büyük Kostantîniyye tabirleri Arapların arasında kullanılmış.

Burda, "Roma Kostantîniyyesi de müslümanlara Allah tarafından fetholunmadıkça kıyamet kopmaz." diye bildiriliyor. Ama nasıl fetholacak?.. Tesbihle, tekbirle; Sübhànallàh diyerek, Allàhu ekber diyerek fetholacak.

Başka hadis-i şeriflerde de belirtiliyor; "Roma'nın etrafına çevrelenirler, tesbih çekerler, tekbir getirirler ve Roma fetholur." diye bildiriliyor.

Tabii meşhur İstabul'un fethi hadis-i şerifinde oranın savaşla alınacağını da Peygamber Efendimiz belirtmiş. Bu ikisi arasındaki fark, çok açık olarak ifadelerden ortaya çıkıyor. Orda:

"--Kostantîniyye mutlaka fetholunacaktır; onu fetheden komutan ne mübarek bir komutandır, o ordu ne mübarek bir ordudur." buyruluyordu.

Yâni bir orduyla, bir komutanla, bir savaşla, mutlaka İstanbul'un fetholunacağını belirtmiş ve fetholundu; bu tamam... Bir de burada Kontantîniyyetir-Rûmiyye, yâni Roma'nın da fetholunacağı bildiriliyor.

b. Tesbih ve Tekbirin Anlamı

Nasıl fetholunacak?.. Sübhànallàh diyerek, Allàhu ekber diyerek fetholunacak.

Sübhànallàh, Cenâb-ı Hakk'ı kâfirlerin, müşriklerin, yanlış, bozuk inanç sahiplerinin düşündükleri her çeşit yanlış sıfattan pâk ve münezzeh olduğunu söylemeye derler. "Yâ Rabbi, bu zalimlerin, bu müşriklerin, bu putperestlerin, bu zavallıların söylediğinden sen çok pâksın, çok yücesin! Bunların bu söyledikleri ile senin hiç ilişkin yok... Onlar seni hakkıyla bilemiyorlar, çok cahiller, çok gàfiller. Sen münezzehsin, pâksın; her sıfatın en güzeldir." mânâsına geliyor.

Yâni bir zaman gelecek ki, müslümanlar buna bastıra bastıra, söyleye, söyleye; yanlış inanç sahipleri, dağlara tapanlar, birtakım yıldızlara, gök cisimlerine, güneşlere, aya tapanlar; bir takım hayvanlara, bir takım insanlara tapanlar, bu işin yanlış olduğunu anlayacaklar.

Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelâmı, çok açık olarak bildiriyor. Peygamber Efendimiz Allah'ın rasûlü, kesin olarak bildiriyor. Müslümanlar bu bildirmeyi ihmâl etmeyecek. Her yerde, her zaman, çok açık bir şekilde, bunun çok önemli bir husus olduğunu; "Allah'ın şânına lâyık olmayan sıfatları ona yakıştırmak, o şöyledir, böyledoir diye nâkıs, yanlış, bozuk akîdeler ileri sürmek çok büyük iftira, çok büyük suç ve çok büyük günahtır." diye müslümanların bu konuya çok önem vermesi lâzım!..

Sonunda Cenâb-ı Hakk'ın münezzehliği, sıfatlarının yüceliği anlaşılacak, varlığı, birliği anlaşılacak demek.

Diğeri Allahu ekber; yâni Allah hiçbir varlıkla mukayese edilemeyecek kadar yüce, büyük, azamet sahibi, kudret sahibi, ululuk sahibidir. Bunu anlayacaklar. Müslümanlar bunları söyleye söyleye, imanın temizliği bastıracak ve bozuk inançları alt edecek.

c. Batılıların Dine Saygısı

Şimdi bu Balkanlar'daki olayları takib ederken, ben burda televizyonları izliyorum; kocaman sakallı, başlıkla, cübbeli din adamlarını çıkartıyorlar ve onları kullanıyorlar. Kendilerini savunmak için, kendilerini haklı göstermek için, ya da kendileri gibi inanan öteki milletleri, "Bak sizdeniz biz, bizi tutun; haksızlık da yapsak, taraf tutun!" demek istiyorlar.

Şunu çok kesin olarak söyleyeyim, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler: Bizden başka dinine yan ve yamuk bakan millet çok az! Yöneticilerinin çoğu Amerika olsun, Avustralya olsun, İngiltere olmsun, Fransa olsun, Almanya olsun, Yugoslavya olsun, Yunanistan olsun, Bulgaristan olsun hepsi halkın dînî duygusuna hürmet ediyor.

Hattâ geçen gün televizyonda, Yeltsin'le oranın ortodoks din adamlarının bir merasimi vardı. Dînî kıyafetleriyle bir yerde yürüyorlardı Belki de Balkanlar'daki uygulamalarla ilgili toplantılar olmalı... Yeltsin bile böyle hazırol vaziyetinde duruyordu. Yâni hepsi halkın dînî duygusuna hürmet ediyor ve din adamları ile yöneticiler barışık!..

Yunanistan meselâ, Avustralya'ya işçi gönderirken, her oniki aileye bir papaz göndermiş. Yâni, "Aman gittikleri yerlerde yunanlılıklarını, ortodoksluklarını kaybetmesinler!" diye. Her yerde kiliseleri var.

Bosna savaşları olduğu zaman da, size bildiriyordum ki: "Bunlara bu İslâm düşmanlığını veren, asırlarca beraberce oturdukları, sulh içinde yaşadıkları komşularına hunharca saldırtıp da, onları kestirten, yakan, yıkan; çocukları öldürten bu taassubdur. Bu taassubu da papazlar kışkırtıyorlar." diye konuşmalarından misaller vermiştim.

Kilise maalesef, "Yapmayın, etmeyin; insanlar kardeştir!" diyecek yerde, "Burada hiç müslüman bırakmayacağız!" gibi bir mantıkla, "Kesilsin, asılsın!.." gibi bir şekilde teşvik ettiği için, onlar öyle bu zulümleri yapıyorlar.

İngiltere lâik bir yönetim, Amerika seküler bir yönetim vs. ama hepsinde din toplumda fevkalâde etkin, çok önemli ve din adamları fevkalâde saygın; herkesin dinine hürmet ediliyor.

Bugün bizim eve bir kamyonla eşya getirdiler. İşte yanlış gelmiş, evdeki eşyaları alacaklar, değiştirecekler, asıl doğrusunu getirecekler. Adam ayakkabı ile içeri girmek istiyor. Ben dedim ki:

"--Lütfen ayakkabılarınızı çıkartınız!"

"--Çıkartamam!" diyor, diretiyor, ayakkabısı ile içeriye girecek. "Silerim, içeriye girerim!" diyor.

Ben dedim:

"--Biz müslümanız, bizim evimizin temiz olması lâzım! Biz evimizde, bu halıların üstünde ibadet ediyoruz. Böyle yüznumaraya girilen, dışarıda nereye basıldığı belli olmayan ayakkabı ile içeri kesinlikle girilmez. O zaman istemiyorum eşyaları!" dedim.

Adam baktı ki vaziyet ciddî, o zaman ayakkabılarını çıkarttı. Şöyle bir hareketle de çıkartıverdi. Ama dikkat ettim, ilkönce çok katı bir tavır takınmışken, "Çıkartmam!" vs. derken, "Bu bizim dînî inancımız!" deyince, akan sular durdu, yelkenler suya indi, hemen papuçlarını çıkarttı.

Yâni çok büyük destek var, çok büyük saygı var. İnşaallah İslâm ülkelerinde de durum aynen öyle olur; din adamları, dînî duygular, dînî hükümler, dînî yaşantı hiçbir baskıya mâruz kalmadan, serbestçe, insanın gönlünce Rabbine inandığı gibi ibadet etmesi serbest olur. Sözde ve fiiliyatta...

Şimdi ben ilhahiyat fakültesi profesörüyüm; ansiklopedileri okuyorum, başka bilimsel araştırmaları okuyorum, hatalarını bulabiliyorum; çünkü bu benim mesleğim. Yâni yazanların yazdıkları şeylerdeki kusurları, hataları biliyorum; çünkü bu işin mütehassısıyım. Ömrümü bu mesleğe vermişim, bu hususta kendimi yetiştirmişim. Şimdi bunları bilmeyen bazı kimselerin çıkıp da bana şunu yap bunu yapma demeleri, 20. Yüzyıl'da çok çağdışı, hiç akıl mantık ermez, çok yanlış bir şey olur. Kimsenin din ve vicdanının baskı altına alınması doğru değil.

"Yanlış bir şey bile olsa, baskı altına alınamaz!" diyor batılılar. Yanlışlığını münakaşa ile düzeltelim, doğruyu gösterelim de demiyor. O mezheb öyle, bu mezheb böyle; ortodoks, katolik, anglikan, luteryan, uniteryan... vs. Binlerce dîni topluluk var...

Amerika'ya gittiğim zaman çok açık olarak gördüm, hepsi kolonileşmişler. Yâni belli yerlere yerleşmişler, orada kendi gönüllerince dînî yaşantılarını sürdürüyorlar.

Meselâ şimdi olimpiyatlar yapılacak diye herkesin bildiği Salt Lake City diye bir yer var Amerika'da. Orası Normonların oturduğu bir yer. Normonlar da --şimdi bizim aydınlarımız duymamışlardır belki, duyunca şaşıracaklar-- Amerika'da, çok kadınla evlenmeyi dinlerinin müsaadesi olarak doğru gören, kabul eden bir topluluk. Teaddüd-i zevcât (poligami) dediğimiz çok kadınla evlenme var onlarda. İçki içmek yasak, sigara içmek yasak bunlarda.

Amerikan hükümeti bir şey demiyor, tamam bunların inancı diyor. Başka yerde başka topluluklar var. Bazı yerlerde kumar yasak. Yasak demiş, bitirmiş işi... Toplum ona razı olmuş, tamam.

Eymiş diye bir takım gruplar var; otomobil kullanmazlar, elektrik kullanmazlar, çağdaş araçları kullanmazlar. Yüz-yüzelli yıl önce Avrupa'dan oraya gittikleri zamanki hallerini at arabalarıyla, giyimleriyle, kuşamlarıyla sürdürüyorlar ve herkes onları ziyarete gidiyor. "İşte bunlar da böyle!" diyor. Alay etmek yok yâni, "Tamam, bunların inancı böyle, inançlarına göre yaşıyorlar." diyorlar.

Sakalları var, kadınların kıyafetleri örtülü... Yâni birisi ötekisine, "Sen niye sakal bıraktın?.. Sen niye böyle örtündün?" demiyor, herkes kendi inancında hür...

Niyagara Şelâlelerinin olduğu yere gitmiştik. Yakın bir yerin reklamı vardı. Orda da bir ayrı topluluk varmış. "Bizim buraları ziyaret zamanımız, hac zamanımız şudur. Hacılar şöyle yapsınlar, böyle yapsınlar!" diye o kelimeleri kullanmışlar. Yâni kendi toplumlarını kurmuşlar.

Avustralya'da da öyle. Bir şehre giriyorsunuz, şehrin girişinde bir levha ile karşılaşıyorsunuz. "Burası bir centiks city'dir; yâni kentlerden oluşan, o kavmin yerleştiği bir yerdir." diyor, onunla öğünüyor Onu kendisine alâmet edinmiş, bayrak edinmiş; kimse bir şey demiyor.

Yâni hürriyet batıda, batı ülkelerinin hepsinde böyle. Her yerde böyle olması lâzım! Çünkü insanın hakkı...

d. İnsanlara Hakkı Anlatmak

Bir de kaldı ki biz müslümanlar haklıyız. Bir zaman gelecek, İslâmın haklılığını herkes anlayacak. Puta tapılmaması gerektiğini, elle yapılan bir eşyaya sonradan kutsallık kazandırıp tapılmaması gerektiğini anlayacaklar. Güneşe tapılmaması gerektiğini anlayacak Japonlar... İneğe tapılmaması gerektiğini, ineğin deveden bir farkı olmadığını veya koyundan bir farkı olmadığını, ona tapınmanın doğru olmadığını bir zaman gelecek, anlayacak.

Biz haklıyız, haklıyken müslümanlara baskı çok daha büyük zulüm oluyor. Ama bu zulümler devam etmeyecek. Zulüm pâyidâr olmaz, Roma bile fetholacak. Bunu bir müjde olarak söylemek istiyorum.

Tabii, şimdi iman belli, küfür de belli; isteyen mü'min oluyor, istemeyen inanmıyor, kâfir oluyor. Kimisi de açıkça söylüyor. Ben bazı yazarların yazılarını ouyorum, Türkiye'den gelen gazetelerden; adam veya kadın:

"--Ben ateistim!" diyor.

Ateist, anormal der gibi, Tanrı tanımayan demek. Teist, Tanrı'yı tanıyan; ateist, Tanrı'yı tanımayan. "Ben ateistim, ben inanmıyorum!" diyor.

Kimisi öleceği zaman etrafındakilere söylüyor, yazıyor vasiyetnâmesine: "Benim için dînî tören yapmayın, benim ölümü yakın, küllerimi şuraya gömün!" diyor. Yâni inançlılık serbest, inançsızlık da serbest... Bu anlayış getirilmiş, buna sekülerizm veya laiklik denmiş. Herkes istediğini yapabiliyor.

Ama, "Benim istediğimi sen yapacaksın!" diye baskı oldu mu, buna laik bir hükümetin engel olması lâzım! Çünkü, kendisi bir mezhebi tutmamış, ortada durmuş; baskı yapanları onun engellemesi lâzım geliyor. Batıda böyle oluyor. Burada da öyle oluyor; inancından dolayı herkes gayet rahat, kimse kınanmıyor.

Ben de Melbourn'e ilk geldiğim zaman, beni havaalanında Lâ ilâhe illallah bayraklarıyla, tekbirlerle filân karşıladılar. Ben tabii:

"--Yâhu ne yapıyorsunuz? Sonra başınız derde girmesin!" dedim.

"--Yok hocam, burda hiç kimse bir şey demez." dediler.

Baktım; kimisi sarıklı, kimisi cübbeli, yüksek sesle tekbir getirerek bizi karşıladılar. Şaşırdım doğrusu... Aslında benim şaşırmama şaşırmak lâzım, çünkü onlar onun doğru olduğunu düşünüyor, o halde doğru bildiği şeyi, inancını --başkalarına zararı yoksa-- uygulayabilmeli insan.

Biz haklılığımızı tatlı tatlı anlatmalıyız. Sübhànallàh'ı, tesbihi iyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz insanlara... Tekbir'i, Allàhu ekber'i de iyi bir şekilde öğretmeliyiz.

e. Deccal, En Büyük Fitne

Şimdi iman belli, küfür belli de, bir de birileri çıkıyor, imanlıyı kandırmak için mü'min gibi önüne düşüyor, "Ben de mü'minim!" diyor, ondan sonra da onu yanlış yola çekiyor, ters yola çekiyor. En tehlikeli olanı bu...

Bu hususta Peygamber SAS Efendimiz'in bazı hadis-i şeriflerini size zikretmek istiyorum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

RE. 373/8 (Mâ beyne halku âdeme ilâ kıyâmis-sâati emrun ekbera mined-deccâl.)

"Hazret-i Adem AS Atamız'ın, ilk insanın yaratılışı zamanından, kıyametin kopacağı zamana kadar, insanlığın tarihi içinde Deccal'den daha büyük bir iş, konu olmamıştır." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Hocamız (R.Ah)'i sevenler, onun dua mecmuasını, tertip ettiği Evrad-ı Şerif kitabını okuyanlar, Esmâ-i Hüsnâ'nın arkasındaki sayfada her gün bir dua okurlar. Orda Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hocamız hadis-i şeriften alınma bir dua kaydetmiş:

(Allàhümme innî ezü bike min azâbi cehennem, ve min azâbil-kabr, ve min fitnetil-mahyâ vel-memât, ve min şerri fitnetil-mesîhid-deccâl.)

Bu duayı Peygamber SAS Efendimiz tâlim etmiş, Hocamız da hatırlayalım diye dua kitabının bir yerine koymuş, sabahları okuyoruz. Bunun mânâsı ne:

(Allàhümme innî ezü bike min azâbi cehennem) "Ey benim Rabbim, Mevlâm, cehenneme düşüp orda azab görmekten, cehennem azabına dûçar olmaktan, cehennemlik olmaktan ben sana sığınırım."

Tabii, dünya bir imtihandır. Amaç imtihanı kazanıp başarmaktır; yâni cehenneme düşmemek, cenneti kazanmaktır. Başarı cennetle taltif ediliyor; başarısızlık da cehennemle cezalandırılıyor. Bu dünya hayatı muvakkat, arkasında ebedî hayat var. O zaman tabii, cehennem çok önemli; "Yâ Rabbi, ondan sana sığınırım, beni koru! Ona düşmememi sağlayacak neler gerekliyse, onları bana nasîb et!" demiş oluyor.

(Ve min azâbil-kabr) İnsanın cehenneme gitmeden önce kabirde de azab görme ihtimali vardır; eğer suçlu ise, hak etmiş ise, müstehak olmuş ise... Kabirde de azab vardır.

Bu kabir azabı hakkında çeşitli hadis-i şerifler var; kabirde azab gerçektir, haktır. Peygamber Efendimiz'in kesin olarak belirttiği husustur. Daha kıyamet kopmadan kabrinde yatarken bile, bazı insanların kabri ateş doludur, azab doludur; bazı insanların kabri de cennet bahçesi gibidir. Bunu da kesin olarak biliyoruz. Onun için, "Kabir azabından da koru yâ Rabbi! Öyle bir şey de başımıza gelmesin." diye dua ediyoruz.

(Ve min fitnetil-mahyâ vel-memât) Masdar-ı mîmî diyor Araplar. Mahyâ, yâni yaşamak demek; memât da, ölüm demek. Yâni, "Ölümün ve yaşamın, ölmenin ve yaşamanın fitnesinden de sana sığınırım."

Mahyânın, hayatın, yaşamanın fitnesi nedir?.. Yaşarken insanın birtakım olaylarla karşılaşması ve orda aldanması, fitneye uğrayıp şaşırması, yanlış davranıp kaybetmesi... Fitne de imtihan demek. Hayatta insanın başına çeşitli fitneler gelir.

Bir de ölümün fitnesi vardır. Ölürken de insanın iman-ı kâmil ile ölmesi lâzım! Son nefese kadar imanın korunması önemli. İman kaçabilir. Meselâ birisi, hastalığın verdiği ızdırabla intihar eder. İşte ölümün fitnesi... Çünkü intihar yasaktır, haramdır. İntihar eden cehenneme gidecek, intihar yok... Veya kendisini yüksek bir yerden attı, veya hapları yuttu. Veyahut şeytan karşısına dikildi, aldattı, yanlış fikirler verdi. O acıya dayanamayıp, Allah'a karşı lâyık olmayan sözler sarfetti... Gitti.

Ölüm anı çok zor bir an, önemli bir an... Ölüm zor bir geçit... Onun için orada da fitneye, bir imtihana, bir yanlışlığa uğramamak hususunda Allah'a sığınıyoruz bu dua ile...

Hem cehennemde azab görmekten, hem cehenneme gitmeden daha kabirde azab görmekten, yaşarken böyle birtakım yanlışlıklar yapıp da, fitneye mâruz kalıp da cezalı duruma düşmekten, hem de ölürken böyle birtakım fitnelere mâruz kalıp, yanlış işler yapıp da, cezalı duruma düşmekten Allah'a sığınıyoruz.

Ve sonuncusu: (Ve min şerri fitnetil-mesîhid-deccâl) "Mesîhid-deccâlin fitnesinin şerrinden de yâ Rabbi, sana sığınıyoruz." demiş Peygamber Efendimiz, böyle dua etmiş. Biz bu duayı o öğrettiği için hergün okuyoruz, Mesihî Deccalin fitnesinden...

Bu da karışık bir olay ve insanlar şaşırabiliyorlar. Şaşırınca da kaybediyorlar, cehennemlik olabiliyorlar.

Mesih, kurtarıcı demek. Ama deccal, yalancı demek. El-mesîhid-deccal, yalancı kurtarıcı... Deccal burda mesihin sıfatı olarak, yalancı mesih, yâni yalancı kurtarıcı. Bu cim'e benzeyen noktasız ha iledir. Noktalı ha ile de rivayetler vardır, o da kör mânâsına gelir. O da gene olur; ahir zamanda çıkacak deccalin gözü kör olacağından yine ona dalâlet eder, uygun bir şey.

Bu izahtan sonra, şimdi gelelim okuduğumuz hadis-i şerife... Demek ki yaşam esnasında imtihanlar, fitneler olabilir, insanın sarsılmaması lâzım! Ölürken bir takım şaşırtıcı fitneler karşısına dikilebilir; onları da atlatabilmesi lâzım! Allah yardım etsin... Ama, "Mesihid-deccalin fitnesinin kötülüğünden de sana sığınırım." diyeceğiz.

Deccal kelimesi üzerinde biraz açıklama yapayım. Çünkü, "Adem AS'ın yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar bütün insanlık tarihinde deccalden daha büyük bir belâ musibet, fitne yoktur." diyor. En büyük tehlike yâni. O halde bunu bütün müslümanların bilmesi lâzım. Deccalin kelime anlamı, hangi kökten geldiğini söylersek biraz daha iyi anlaşılır. Arapçada decele-yedcülû-declen fiilinden geliyor bu deccal kelimesi. Mubalağa-i ism-i fâil derler. Yâni decl fiilini çok yapan mânâsına. Ne demek decel?..

Decele-yedcülû-declen; yalan söylemek, böyle karşı tarafı aldatmak için yalan düzmek demek. Hatta asıl mânâsı da decele şey'e; bir şeyi örtmek, üstünü kaplamak demek. Onun için deveyi hastalıklardan korunsun diye katranla boyamaya da (decele cemele) deveyi katranladı mânâsına bu fiil kullanılır. Hatta katranın adı da Arapçada ed-dücel veya dücâle, katran demek yâni. Katran kelimesi de kullanılıyor. Bu da öyle, yâni yaralı yeri, deriyi veya ayak, el neresiyse katranladıkları yeri katran da örtüp kapladığı için, örtmesinden dolayı böyle isimlendirilmiş.

Decelel-hakka, hakkı örtüp, saklayıp, başka şeyi hakmış gibi göstermek, bâtılı hak gibi göstermek, şaşırtmak demek. Deccal de burdan çok yalancı demek olur.

Şarlatan doktora da deccal derler Araplar. Diploması yok, hakiki doktor değil... Ona da deccal derler. Yalancı yâni. El-mesihid-deccal, yalancı mesih demek diye, onun için öyle tercüme ettik.

Şimdi bu deccal ahir zamanın alâmetlerinden birisi, önemli bir olay ve ademoğlunun yaratılmasından kıyamet kopuncaya kadar insanlık tarihinin en önemli olayı olduğu için bunu bildirmek lâzım.

f. Her Peygamber Deccali Bildirmiştir

Hatta Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 140/11 (İnnehû lem yekün nebiyyün kablî illâ hazzere ümmetehüd-deccâl, a'veru aynehül-yusrâ biaynihil-yümnâ zafratün galîzan beyne ayneyhi mektûbun kâfir...) Hadis-i şerif uzun. "Benden önceki peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki ümmetini kör Deccal'in, sol gözü kör, sağ gözü perdeli, anlında kâfir yazılı olan Deccal'in tehlikesinden ümmetini uyarmasın, haberdar etmesin, tenbihlemesin..."

"Aman Deccal'e uğrarsanız, sizin nesilleriniz, torunlarınız, çocuklarınız ileriye doğru Deccal'le karşılaşırsa aman aldanmasın!" diye her peygamber Deccal'e karşı ümmetini hazırlamış, uyarmış. "Aman Deccal gelirse, Deccal'e uymayın, aldanmayın!" diye her peygamber Deccal'i anlatmış.

O Deccal'in sol gözü kör, sağ gözünde bir kalın perde var. Yâni ne sağı doğru düzgün görüyor, ne solu görüyor. Tek gözlü, bir gözünde de perde var. Bir gözü görmüyor, sadece dünyayı görüyor diyelim, ahireti görmüyor. Bir gözü de perdeli, dünyayı da doğru düzgün görmüyor, yanlış görüyor. Alnında da kâfir yazıyor. Yâni dikkatli bakan, basireti olan bir mü'min onun kâfir olduğunu, aldatıcı, yalancı olduğunu anlar.

Demek ki bütün peygamberler Deccal'in tehlikesini ümmetlerine anlatmışlar. O halde eski ümmetlerde de Deccal fikri var. Tamam, yahudilerde var, Deccal gelecek diye, hristiyanlarda var, deccal gelecek diye... Neden? Çünkü kaynak aynı. Allah-u Teàlâ Hazretleri, Kâinatı yaratan Rabbimiz, mevlâmız, peygamberlerine böyle bir imtihanı haber vermiş. Nasıl insanlar doğru yolu bulsunlar diye peygamberler göndermişse her asırda, nasıl peygamberlere kitaplar, vahiyler vahyetmişse, insanların şöyle şöyle yaparlarsa tehlikeli olacağını, sonunda ceza göreceklerini bildirmişse; şöyle şöyle iyi şeyler yaparlarsa, mükâfat alıp cennete gireceklerini bildirmişse; en büyük tehlike olan Deccal'i de her ümmete, o ümmetin peygamberi hatırlatmış. Onun için onlarda da bu bilgi var.

Nitekim bunu gibi meselâ cennet fikri, cehennem fikri de eskiden beri var. Çünkü cennet var, cehennem var... Çünkü onlar hakkında bilgi veren Rabbül-âlemîn ve bu bilgileri insanlara anlatan peygamberleri gönderen Allah-u Teàlâ Hazretleri. Onun için Allah fikri, cennet fikri, cehennem fikri, ahiret fikri, dünyanın sonunun geleceği, kıyametin kopacağı fikri, kıyamete yakın zamanda Deccal'in çıkacağı fikri, ama onu da altedecek Mehdî'nin geleceği fikri bütün semâvî dinlerde var... Bunlar, hakikat olduğu için, onlara da bildirildiğinden var.

Bu Deccalin tabii aslında en büyüğü var. Kıyametten önce insanların başına gelecek, bir büyük aldatma olacak. Halbuki çok gariptir, bu çok ilginç bir garâbet. İnsanlar yaşadıkça tecrübeleri artıyor, ilimde ilerliyorlar, fende ilerliyorlar, fezâlara gidiyorlar; fakat inançta bir gerileme var ve inançta aldatma var... En son devirde, insanların en çok geliştiği zamanda, bilgisinin en çok geliştiği zamanda böyle bir aldatıcı kurtarıcı Deccal çıkıyor; çok ilginç...

Bu bir imtihan tabii, Cenâb-ı Hak her an, her devirde, her ümmeti, her insanı imtihan ettiğinden, imtihanlı bir hayat bu... Bu da böyle işte. İnsanların ilminin, irfanının en yüksek olduğu zamanda, maalesef en büyük aldatıcı da çıkacak.

g. Deccallerin Dini Değiştirmesi

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

RE. 121/3 (İnne beyne yedeyis-sâati ed-deccâlü) "Kıyâmetten evvel Deccal olacak, çıkacak. (ve beyne yedeyid-deccal) Deccal'den önce de (kezzâbîne selâsîne ev ekser) otuz veya daha fazla yalancılar da gelecek." Yine Deccal gibi yalancı, ama onun kadar büyük şarlatan değil, onun kadar böyle dinî hususlarda insanları aldatan değil, ona yakın otuz kadar böyle birtakım insanlar gelecek, geçip gidecek."

Başka bir hadis-i şerifte de câddûn, diye cemî sigasıyla yapılmış o evvelki, asıl Deccal değil de ondan öncekiler de Deccaller diye belirtilmiş.

Peygamber Efendimiz böyle buyurunca; tabii merakla dinliyorlar, her sözü tatlı, her haberi hak, Peygamber Efendimiz konuşmaya başladığı zaman başlarına kuş konmuş da kıpırdarlarsa kaçacakmış gibi dikkatle dinlerdi sahabe-i kiram. Merakla bazen sorular sorarlardı en meraklı yerinde. Sormuşlar ki: (Kîle: Mâ âyetühüm)

"--Deccal'in ve Deccal'den önceki deccalciklerin, yalancıların, sahte kurtarıcıların alâmetleri nedir?.."

Biliyorsunuz âyet iki mânâya gelir. Bir: Kur'an-ı Kerim'in cümlelerine âyet diyoruz, numaralanmış cümlelerine, bazen büyük bazen küçük oluyor, tefsir dersinde de söyledik; Kur'an-ı Kerim'deki cümlelere âyet deniliyor. Bir de Allah-u Teàlâ Hazretleri kullar imana gelsin diye onlara olaylar olarak, yer gök olayları olarak neler yapmışsa o mucizelere de, imanı bağlayacak olan şeylere de âyet deniliyor, onlara âyât-ı kevniye deniliyor. Yâni dış dünyada, yerde gökte olan maddî olaylardan âyetler. Ötekiler de Kur'an-ı Kerim'in parçacıkları, cümlecikleri, o da âyet.

(Ve mâ âyetühüm?) "Burda bunların âyetleri nedir, asıl Deccal ve ondan önceki deccalcıkların, Deccal bozuntularının, Deccal'i hazırlayan, zaman zaman çıkan adamların, insanların alâmetleri nedir?" diye sordular.

(Kàle: En ye'tûküm bisünnetin lem tekûnû aleyhâ yuğayyirûne bihâ sünneteküm ve dîneküm feizâ raeytümûhüm fectenibûhüm ve âdûhüm) Taberânî, İbn-i Ömer RA'dan rivâyet etmiş.

Onların alâmetleri nedir? Alâmetleri yaptıkları icraattır. Ne yapmaları?.. (En ye'tûkum bisünnetin lem tekûnû aleyhâ) "Sizin üzerinizde olmadığınız görünümden ayrı bir görünüm, gidişten ayrı bir gidiş, yaşam tarzından ayrı bir yaşam tarzını size getirmeleridir." Sünne, açılan bir çığır, yol, tarz mânâsına geliyor. Yâni: "Siz evvelce, doğru düzgün, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi üzere yaşıyordunuz, bu sizin üzerinizde yürüdüğünüz cadde-i kübrâ, sünnet-i nebeviyye'den ayrı bir sünnet getirmeleridir." Bir, alâmetleri; (yuğayyirûne bihâ sünneteküm ve dîneküm) "Sizin sünnetinizi, dininizi bu getirdikleriyle değişitirirler."

Bu değiştirme nasıl olur? İnsan nasıl sünneti bırakır, Kur'an'ı nasıl bırakır, İslâm'ı nasıl bırakır, hakikatleri öğrendikten sonra, gerçek olduğunu anladıktan sonra, dünyanın başka yerlerinden inceleyen insanlar müslüman olup dururken nasıl bırakır?.. Tabii başka bir hadis-i şerifte onu belirtiyor: Birtakım olağanüstü şeyler gösterecek, başarılı sonuçlar, işler, hünerler gösterecek; insanlar aldanacaklar. Ona geçmeden önce hadis-i şerifi tamamlayım:

"Sizin dininizi, sünnetinizi değiştirecekler, bu Deccallerin özellikleri bu. (Feizâ raeytumûhüm) Onları gördüğünüz zaman, (fectenibûhum) onlardan kaçınınız; (ve âdûhum) ve onlara düşmanlık ediniz. Çünkü yanlış iş yapıyorlar, milleti aldatıyorlar. İmandan çıkartıyorlar, küfre düşürüyorlar ve gerçekleri çarpıtıyorlar. Şeytanlık yapıyorlar, şeytan tarafına hizmet ediyorlar. Rahmânî, iyi işlere zararlı olduğu için onlara karşı müteyakkız olun!" buyuruyor Peygamber SAS Efendimiz.

Tabii bunun ölçeği nedir? Yâni nasıl anlayacak, anlaşılacak? Kur'an ve sünnet değişiyorsa, değiştiriliyorsa, din değiştirilmeye çalışılıyorsa; o zaman işte alâmet bu... Şimdi niye millet bunların peşinden gidiyor? Bunun bir gözü kör, bir gözü perdeli, alnında kâfir yazılı, küfre hizmet ettiği besbelli ama neden?..

h. Deccalin Ölüyü Diriltmesi

Peygamber Efendimiz Ahmed ibn-i Hanbel'in de, Taberânî'nin de daha başka kaynakların da Semure RA'den rivâyet ettiği bir başka hadis-i şerifinde belirtiyor:

RE. 97/5 (Ve innehû yubriül-ekmehe vel-ebrasa) Biliyorsunuz, beras illeti var, bir cilt hastalığı; o hastalığa tutulana ebras deniliyor. Bu hastalığı geçiriyor. (Ve yuhyil-mevtâ) Ölüyü diriltiyor, körün gözünü açıyor. İnsanlara böyle hünerler gösteriyor. (Ve yeklü lin-nâs ene rabbüküm) İnsanlara, "Ben sizin yaradanınızım, rabbinizim, tanrınızım!" diyor. Bu hünerlerinden dolayı insanlar aldanıyor. "Haaa, bak, böyle yapıyor!" diye. (Femen kàle: Ente rabbî) Kim, "Mâdem sen böyle olağanüstü şeyleri yapıyorsun, o halde sen benim rabbimsin!" derse, (fekad fütine) fitneyi yutmuş demektir, Deccal fitnesinde yenik düşmüş demektir, küfre düşmüş demektir, mahvolmuş demektir.

(Ve men kàle rabbiyallàh) "Hayır, sen yalancısın; benim Rabbim Allah-u Teàlâ'dır." deyip de, (hattâ yemûte alâ zâlike) bu inanç üzere ölünceye kadar durabilirse, (fekad usime min fitnetid-deccâl) Deccal'ın fitnesinden kendisini korumuş olur. (Ve lâ fitnete aleyhi ve lâ azâb) Ona artık başka bir imtihan, bir başka azab olmaz düyada ahirette... Kurtulmuş olur.

i. Aman Kur'an'a ve Sünnete Sarılın!

Şimdi, bunlar Deccal hakkında topladığım hadis-i şerifler; bir de Melbourn'da konuşma yaptım geçenlerde, çok ilgi de çekti. Demek ki bir kitap hazırlamak nasib olsa, iyi olacak.

Şimdi burda mühim olan, bizim yıllardır söylediğimiz husus: Aman Kur'an'a sımsıkı sarılın! Çünkü imanın hakîkatleri, Allah'ın rızası Kur'an'a sarılmakta... İmanın hakîkatleri, bütün iman gerçekleri orda; aman Kur'an'a iyi sarılın!..

Hattâ bana kalsa, ben şimdi elime geçen çocuklara önce Kur'an'ı ezberletirim, ondan sonra tamâmen Kur'an'a göre yetiştiririm. Sonra hadis-i şerifleri öğretirim. Tabii, hadis-i şerif Kur'an-ı Kerim'i en iyi açıklıyor ve bir de teferruatı bize bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'de olmayan incelikleri, teferruatı bize tafsil ediyor, açıklıyor.

Kur'an-ı Kerim'de olmayan deyince, yanlış anlaşılmasın; meselâ Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Ekîmus-salâte ve âtüz-zekâh) "Namazı kılınız ey mü'minler ve zekâtı veriniz!"

Namazı nasıl kılıyoruz biz, düşünün: Abdest alıyoruz, ondan sonra geliyoruz, kıbleye dönüyoruz, niyet ediyoruz, ondan sonra Allahu ekber deyip namaza duruyoruz... Namazın kılınış şeklini hatırlayın!.. Şimdi bu teferruatın hepsi Kur'an-ı Kerim'de yok... Bu teferruat Peygamber Efendimiz tarafından bize bildirilmiş.

Şimdi abdest alıyoruz, çünkü: (Ve izâ kumtüm iles-salâti fağsilû vücûheküm ve eydiyeküm...) ayet-i kerimesiyle abdest emrediliyor. Namazı kılıyoruz, çünkü namaz kılmayı emreden ayet var. Ama namazın nasıl kılınacağı, rekâtlar, rükûsu, secdesi, selâmı ve sâiresi, Peygamber SAS Efendimiz tarafından bize öğretiliyor. Onun için sünnet-i seniyye-i nebeviyye olmadan İslâm olmaz. Çünkü, teferruat bilinmeyince, emri nasıl uygulayacağını, Kur'an'ı nasıl uygulayacağını insanlar bilemezlerdi.

Onun için Allah-u Teàlâ Hazretleri 23 yılda Kur'an-ı Kerim ayetlerini indirtip, uygulatttı. Peygamber Efendimiz insanlara Kur'an'ın uygulamasıyla beraber İslâm'ı öyle öğretti. Onun için, "Sünnete lüzum yok!" derse bir insan, hapı yutar. "Sünneti bırakalım!" diyen de kötü niyetlidir. "Sünneti bırakalım!" demek, "İslâm'ı bırakalım!" demektir. Çünkü sünnet bırakıldı mı, İslâm'ın nasıl uygulanacağı bilinmez. Bilimeyince de, bulunmaz. Hani adres bilinmeyince, aranan kimsenin bulunmayacağı gibi.

--Bizim hemşehrimiz İstanbul'a gitmiş, yerleşmiş, git bakalım, bul!

Bulamazsın! Adres lâzım, telefon lâzım, araç lâzım... Onun için hadis-i şerifli, sünnet-i seniyyeli Kur'an-ı Kerim bilgisi, İslâm'ı tam ve doğru olarak öğretiyor. Sapık fırkaların saptığı noktalarda, sünnet-i seniyye insanı saptırtmıyor, doğru yolda yürüttürüyor.

Onun için biz ehl-i sünnet vel-cemaat çizgisindeyiz. Müslümanların içinde sünnet-i seniyyeye sarılmış müslümanlarız. Milletçe, asırlar boyu, dedelerimizden gelme durum böyle ve işin doğrusu da bu...

Buna aykırı bir şey olduğu zaman, karşılaştığımız olayları Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i seniyyeye göre tartacağız Doğruysa, "Kur'an'da var, hadiste var; doğru söylüyorsun!" diyeceğiz. Yanlışsa, "Yanlış söylüyorsun!" diyeceğiz.

Aksi takdirde, düşünün ki, geçmeyen bir hastalığı iyileştiriyor, görmeyen bir gözü göstertiyor, ölüyü diriltiyor... Bu gibi olağanüstü şeyleri yapıyor.

Alimler Deccal'ın şahıs mı, daha başka bir şey mi olduğu hususunda çeşitli yorumlar yapmışlardır. Hattâ hayret ettim, Mekke'ye Giden Yol diye eseri var, müslüman olmuş bir Avusturyalı, Muhammed Esed ismini almış. O Deccal hakkındaki görüşünde demiş ki:

"--Deccal, münkir batı medeniyetidir." diyor.

Batı medeniyeti çağdaş gelişmeleriyle, aletleriyle, cihzlarıyla insanların gözünü kamaştırdı. Bazı insanlar da sandılar ki, batı medeniyeti her şeyi yapacak.

Meselâ, Tevfik Fikret'i alalım. Tevfik Fikret, en çok şaşırmış, yanılmış insanlardan birisi... Şiirlerinde bunu açıkça görüyoruz. Haluk'un amentüsü diye, müslümanın amentüsünün yerine ikàme edilecek bir amentü düzenlemiş. "Tekniğe ben de inandım, her şeyi yapacak." diye bir inanç ortaya çıkartıyor. Dine, "Canım bunlar çöl kanunu, hurafe... Eski devirden gelme..." diyor.

Eski ama, gerçek... Bazı gerçekler Hazret-i Adem'den beri gelen gerçek... Belki insanoğlu yaratılmazdan önceden beri gelen geçekler var. İki kere iki dört eder.

Böyle bazıları bocaladılar ve şaşırdılar. Osmanlı toplumu batı ile tanışınca, bir kısmı kendi milliyetini, örfünü, adetini, inancını, her şeyini kaybetti. Her şeyini kaybetmiş, zâyi olmuş insanları görüyoruz. Ne biçim kayıp... Düşman kıs kıs gülüyor, şeytan gülüyor. Ama maalesef, o kendisinin yanlış olduğunu anlayamıyor.

Muhammed Esed, "Deccal batı medeniyetidir." demiş. Belki böyle bir zihniyettir, belki böyle bir kavramdır, bir akımdır, bir cereyandır, bir felsefî düşüncedir. Belki de bunları çok derli toplu bir şekilde insanlara sunup aşılayan, insanları kandıran, sürükleyip götüren kişiler olabilir.

Deccal'ın mahiyeti nasıl olursa olsun, meselâ rüzgâr gibi gidecek. Demek ki tek bir şahis değil, belki bir cereyan, yayılacak.

Şimdi burda televizyon yayınlarında görüyorum, (one nation) "Dünya tek bir millet!" diyorlar. Tamam, güzel; bütün insanlar kardeş, tek bir millet olsunlar. Demek istiyorlar ki, bizim kültürümüz, bizim yönetimimiz altında tek bir millet... Yâni karşı tarafa hak tanıyarak değil de, kendi tarafına çekerek.

Birliğin olmamasını sağlayan en önemli zıdlık, ters söz nedir?.. "Tamam, birleşelim ama, benim tarafıma gel!" sözüdür. "Hak ne ise ona gelelim!" değil de, "Benim tarafıma gelin!" demek, işi yokuşa sürmek oluyor.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah bizi cehenneme düşürmesin, kabirde azab göstermesin, hayatın ve ölümün fitnelerine uğratmasın... Bir de böyle birtakım olağanüstü hünerlerle, başarılarla insanın gözünü boyayıp... Decel sözü, deveyi katranla boyamak demekmiş. Yâni katranla insanın gözünü, her tarafını boyayabilir. Katran da kolay çıkmaz, yıkamakla filân çıkmaz, yapışkan bir madde... Böyle aldatmalardan Allah bizi korusun...

Bunun çaresi nedir?.. Bak işte 20. Yüzyıldayız. Ben şahsen kendim fen ve ilim seviyesi çok yüksek bir toplumda büyüdüm. Etrafımda hep Teknik Üniversite profesörleri vardı. Kendim de o tahsili görmüştüm. Çağdaş bilgiler, bilimler, usüller vs. öğrendim. Öyle kıymetli kimseler vardı ki, kendi sahasında buluşlar yapıyordu, icadlar yapıyordu. Uluslarası şöhrete sahip kimselerdi. Bunların hiçbirisi İslâm'ın hak olduğunu gölgelemedi, onunla zıt düşmedi. Benim imanımı kuvvetlendirdi, herkesin de imanını kuvvetlendiriyor.

Onun için İslâm hak dindir. Sonunda yine İslâm hakim olacak, bütün herkes, bütün insanlık İslâm'ı kabul edecek.

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, sımsıkı durun, sarsılmayın, tereddüt etmeyin, yamulmayın, sapmayın, sapıtmayın! Elinizdeki dinin imanın kıymetini bilin! Kur'an-ı Kerim'e sımsıkı sarılın! Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini kılı kırka yararak incelemiş büyük alimlerin sahih hadis kitapları var, onların Türkçeye tercümeleri yapıldı. Şerhleri, açıklamaları, yorumları var. Hocalar kalın kalın, yaldızlı yıldızlı, kütüphanelerimizin raflarını şereflendiren kitaplar hazırladılar. Onları okuyun!..

Doğru yoldan ayrılmayın ve doğruyu söylemekten geri durmayın! Çünkü insanların çoğu bilmiyorlar.

Peygamber Efendimiz ne dedi:

"--Yâ rabbi, sen benim bu kavmimi, bana karşı çıkan, edepsizlik yapan insanları affet, onları azablandırma! Çünkü onlar bilmiyorlar, bir zaman gelip anlayacaklar." dedi.

Ama söylemek lâzım, anlatmak lâzım! Peygamber Efendimiz'in mesleği söylemek, anlatmak... Bu anlatmadan bir an geri durmamak lâzım ve anlatmanın bütün araç ve gereçlerini vargücüyle düzenlemek ve elde etmek lâzım!..

Şimdi ben camide vaaz veren, üniversitede ders veren bir hoca iken, şimdi benim konuşmalarım uluslarası bir boyut kazandı. Şu konuşmam dahi anında Amerika'dan ve sâireden dinlenebiliyor. Her yerden dinlenir duruma geldi. Bu çağın fenninin, ilminin bir başarısı, güzel bir şey... Ama bu bakımdan hazırlıklı olmamız lâzım!

Çok sevindim, sebep olanlardan ve yeniden gayret gösterenlerden Allah razı olsun... İslâm dergimizin gecikmeli neşri gene devam ediyor. Haziran sayısı çıkmış, Sağduyu gazetemizde ilanını da gördüm.

Sağduyu günlük gazetemizi çok beğeniyorum. Bakıyorum; efendi, akıllı, uslu, ciddî, güzel yazılar, haberler var... Kusurları olabilir, ama desteklendikçe mükemmelleşir. Desteklemeniz lâzım!..

Dergilerimiz çıkıyor, inşaallah Kadın ve Aile de hazirenin onbeşinde çıkacak. İlim ve Sanat çıkacak, Panzehir çıkacak... Ondan sonra bu bilgisayarlı, uluslararası dünyada, alemde gerçekleri anlatmamız lâzım!..

Şimdi ben burda elhamdü lillâh Malezya'yı takip ediyorum, Endonezya'yı takip ediyorum, Pakistan'ı takip ediyorum. Bu yabancı dil bilgisinin de genişlemesi iyi oluyor.

İnşaallah gerçekleri anlata anlata yanlışları düzelteceğiz. Hazret-i Adem'den kardeşimiz olan bütün insanlara gerçekleri ileteceğiz. Kabul ederse, kurtulur. Kabul etmezse, biz müsterih oluruz. Allah sözün tesirini halketsin... Hidayet eylesin, tevfîkını refîk eylesin...

Bizi de yanıltmasın, şaşırtmasın... Başımıza gelen üzücü olaylardan, harblerden, darplerden, sıkıntılardan dolayı bir çökme, bir fetret, bir vehin (gevşeklik), bir gayretsizlik, ümitsizlik olmasın! Ümitsizlik İslâm'da haramdır. Ümidinizi dâimâ kuvvetli tutacaksınız. Allah'a dayanacaksınız. Allah'a dayanıp tevekkül edenin yaveri Hak'tır. Cenâb-ı Hak mutlaka üstün kılacak ve yeryüzünün her tarafı, bir zaman sonra müslüman olacak... Bunun hizmetinde olalım!

Allah hepinizden razı olsun... Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..

11.06.1999 - AVUSTRALYA

Kıyâmet Alâmetleri | Dervişân